BUHÂRÎ'YE YÖNELTİLEN TENKİTLER

ÇáÅäÊŞÇÏÇÊ ÇáÊì æÌøåÊ Åáì ÕÍíÍ ÇáÈÎÇÑì

21. Asır Araştırmacılarına Armağan

 

 

 

 

G İ R İ Ş

VE

KAYNAKLAR

 

 

el-Câmiu's-Sahîh'e yöneltilmiş tenkitlerin, daha evvel etraflıca ve müstakil bir araştırma konusu olarak ele alınmadığını, ciddî şekilde üzerinde durulmadığını bilmekteyiz. Bu nedenle yeni; yeni olduğu kadar da önemli noktaları aydınlatılacağına inandığımız çalışmamız, iki seneye yaklaşan bir zaman dilimi içinde mevcut hâle ulaştı. Tezimizin, yönlendirici ve belirleyici ölçüler içinde gelişimini sağlayan kıymetli hocalarımın bunda büyük payı vardır.

Ekim 1993'de başlanılan malzeme toplama safhasını, büyük oranda İstanbul kütüphânelerinden elde edilen mâlûmat oluşturmuştur. Önce; Diyânet Vakfı İslam Ansiklopedisi Kütüphânesi'nde bulunan, Buhârî'nin şahsına ve eserine âit ne kadar eser varsa tesbit edilmiş, ilgili bölümler temin edilerek tek tek incelenmiştir. İkinci olarak; Fakültemiz bilgisayarından daha evvel mevcûdiyetini ve adresini öğrendiğimiz yazma eserler (özellikle bazı Buhârî şerhleri), İstanbul, Ankara, Konya ve Manisa'daki önemli kütüphanelere gidilerek yerinde görülmüş, istifâde edilmiştir. Üçüncü olarak da; ithal kitap satan firmalardan Buhârî üzerine matbû ne varsa satın alma gayretine girilmiştir ki, iki yıl boyunca devam eden bu faaliyet bazı önemli ve nâdir eserlere sâhip olmamızı sağlamıştır.

Biraraya getirilen bilgilerin, neye göre tertîb edileceği; dolayısıyle tezin hangi plan dâhilinde oluşturulacağı, bizi en çok yoran safhadır. Başında, yuvarlak bir varsayımla sâdece metin ve sened gibi iki açıdan bakmayı tasarlarken, sonradan senedle ilgili tenkitler kendi arasında ikiye ayrılmış, metin tenkitlerine bir de ta'lîkât konusu ilâve olunmuştur. Her ana bölümü kendi arasında alt başlıklara ayırırken üzerinde düşünülmesi gereken en önemli nokta; tenkîde uğrayan rivâyetlerin hangi kritere göre sıralanması gerektiğiydi. Zira, bazen bir hadise birçok şahıs tarafından eleştiri yöneltilirken, aksine birtek şahsın birçok Buhârî hadisini tenkit ettiğine şâhid olduk. Buna bağlı olarak, bazı tenkitleri hadislerin ismine/konusuna göre, bazılarını da şahısların ismine göre tertib etme zorunluluğu doğdu. Şahısların oluşturduğu bölümlerin ise, kendi arasında -elden geldiğince- kronolojik olarak dizilmesine gayret edilmiştir. İçindekiler kısmına gözatıldığında, ilk bakışta karışık gibi görünen dizaynın sebebi budur.

Çalışmamızın ilk bölümünü teşkil eden Buhârî dönemi, Buhârî'nin şahsını ve bir anlamda el-Câmiu's-Sahîh'in te'lîfine nasıl hazırlandığını anlaşılır kılmayı hedef edindiği için uzun tutulmuştur. Bu bölüm, bizzat aslî kaynaklara mürâcaat ile oluşturulmuş, bazı küçük ayrıntılar dahi mühimsenmiştir.

İkinci bölüm, sened ve metin tenkîdi mefhûmuna biraz farklı bir zâviyeden yaklaşılarak kaleme alınmıştır. Mütekaddim ve müteahhir ulemânın, eski ve yeni devrin konuya bakış açısı; özellikle metin tenkîdi ile kastedilen mânânın keyfiyeti kısaca tartışılmış, muhaddis ve fakihlerin tenkit faaliyetindeki ağırlıklı rollerine temas edilmiştir.

Buhârî'ye yöneltilen tenkitlerin oluşturduğu üçüncü bölümün ilk faslı, senedle ilgili tenkitlerle başlamaktadır. Evvelâ Buhârî'nin, kendisinden hadis nakledeceği râvîde aradığı şartlar, ardından bazı bâriz vasıflarıyla tenkîde uğramış (ehl-i bid'at) râvîler konu edilmiştir. Munkatı' olduğu için eleştiri alan hadisler ise, ikinci bir alt başlıklşa ve sırayla sunulmuştur. Gerek bu, gerekse bundan sonraki safhada, tezimize artık hadislerden verilen örnekler ve bunlar üzerindeki değerlendirmeler hâkim olmuştur. Okuyucunun zihninde oluşması gereken izlenimi, bizim mücerred ifâdelerimizin değil, sergilenen hadislerin belirlemesi kasdına binâen, mümkün olduğu kadar fazla sayıda örnek verebilmeye özen gösterdik. Hatırlatmamız gereken bir husus; Sonuç kısmından sonraya yerleştirdiğimiz EK-1'in, Buhârî'ye yöneltilen sened tenkitlerini, hadis usûlü kâideleriyle temellendirilmiş izahlarla açıkladığı için ayrı bir önem arzettiğidir.

Bu bölümün ikinci faslı metinle ilgili tenkitlere gösterilen misallerden oluşmaktadır. İlkine göre daha kabarık bir malzemeden müteşekkil bu fasıl, (genellikle) sened sorunu olmayan hadis metinlerine nasıl çok farklı tarzlarda yaklaşılabileceğini göstermesi açısından önemlidir. Evvelki ve sonraki ulemânın, hatta muâsır âlimlerin hadisin senedi değil de metni sözkonusu olunca takındıkları birbirine ters tavırlar gözönüne serilmiştir. Bizim işin başında ve sonunda, metin tenkîdinin tesbîti kolay kriterlere sâhip olmadığı üzerinde önemle duruşumuzun sebebi, orada verilen örnekler sâyesinde daha iyi anlaşılacaktır, kanaatindeyiz. Bununla birlikte, üzerinde konuşulmaya gerek olmayacak kadar haklılığı tebârüz eden tenkitler hakkında hiçbir değerlendirme yapmayıp sâdece nakille iktifâ ettiğimizi de hatırlatmak isteriz.

Bölümün üçüncü faslı, el-Câmiu's-Sahîh'in 1341'i bulan ve adına ta'lîk denilen muallak haberlerinin yorumuna ve örneklerine tahsis edilmiştir. Bu ta'lîkler öteden beri âlimleri epeyce uğraştırmış, Buhârî'ye en yakın çağdan başlayarak günümüze değin üzerinde farklı izahlar serdedilmiştir. Ülkemizde Fuad Sezgin'den başka müstakil olarak konuyu ele alan bir tedkikten haberdâr olmuş değiliz. Hem bu sebeple, hem de Sezgin'in kendi içinde çelişkilerle dolu te'villeri karşısında konuyu fazla uzatmadan incelemeyi denedik. Ta'lîklere herkesden fazla ihtimâm göstermiş olan İbn Hacer'in (te'lîf sırasını nazar-ı itibâra aldığımız) eserleriyle hoca ve talebelerine ait usul kitapları, meseleyi (elden geldiği kadar) açıklığa kavuşturmamıza yardımcı olmuştur.

Tezimiz boyunca bize en çok faydası dokunan, en ziyâde katkısı olan eserler, Zehebî (748/1347) - İbn Hacer (852/1448) kuşağının müellefâtıdır. Bu iki şahsın, bibliyografyada gösterdiğimiz eserlerine bakılacak olursa, kendilerinden ettiğimiz istifâdenin boyutu anlaşılacaktır. Yazma eserler arasında henüz tab' edilmemiş şerhler ve risâleler üzerinde ayrı bir ihtimamla durmaya çalıştık. Özellikle Osmanlı devrine âit olduğu halde ne kendisinin ne eserinin adı kalmış bazı müelliflere/kaynaklara da ulaşş olmanın sevincini yaşıyoruz. Kendi kültürümüzden neş'et etmiş irili ufaklı daha nice eserin keşfedilmek üzere bizi beklediği şuûru, ve matbû eserlerin yeknesaklığı karşısında insana heyecan veren tozlu sayfaların içimize attığı merak, böylesi bir girişime sebep teşkîl etmiştir.

Elimizde mevcut malzemeye nazaran, çalışmamızın altı bölümden oluşmasını tasarlamıştık. Mezkur başlıklar dışında; filolojik tenkitler, terâcimle ilgili tenkitler ve nüsha farklarından kaynaklanan tenkitler şeklinde üç konuya daha temas etmek istiyorduk. Ancak bunları, Yüksek Lisans Tezi için tanınan süreye sığdırmak mümkün olmadı. Önümüzdeki günlerde eksik kalan bölümleri ayrıca hazırlayacağımızı bu vesîleyle bildirmek isteriz.

Çalışmamızın başından sonuna husûle gelmiş olması muhtemel her kusur, bilgi ve becerimizin eksikliğinden kaynaklanmıştır. Tevfîk ise Allah'tandır...

18.08.1995

İZMİR

 

 

 

İMAM BUHÂRî VE DÖNEMİ

İç Asya ile Çin'i, Yakın Doğu ve Hindistan'a bağlayan İpek Yolu ile Hind Baharat Yolu güzergâhında kurulmuş Mâverâünnehir'in en önemli ticârî ve dînî merkezlerinden olan Buhâra şehri, en parlak zamanına Buhârî'nin yaşadığı hicrî 3. asırda kavuşmuştu.

5. asır Çin kaynaklarında adından Nu-mi (Numuckes=Güzel şehir) olarak bahsedilen Buhâra, Ceyhun-Seyhun nehirleri arasında kalan ve Soğd (ÇáÕÛúÏ=Sogdiana) adı verilen bölgede kurulmuş çok eski bir şehirdir. Bölgeyi sulayan iki nehirden biri Zerefşan (Altın saçan)'dır ki, Buhâra bunun aşağı mecrâsındadır. Doğudaki Semerkand'e ve Güneybatıdaki Merv'e 280'er kilometre uzaklıktadır. Bugün etrafını çeviren İslam öncesi harâbeler, mîladdan geriye uzanan bir târihe imza attığının şâhididirler. Fürs eserlerinin en eskilerinden olan Vendîdât'dan anlaşıldığına göre, Ceyhun havzasında târih öncesi ârî İran ırkından gelen insanlar meskûndu. Vendîdât'ın yaratılışa ayrılmış ilk faslı, Ahuramazda'nın gücüyle ortaya çıkmış 16 mekânın isimleriçerir. Bunlardan ikincisinin adı Soğd'dur. Ayrıca Merv, Fergâne, Herât ve Ceyhun'unun isimleri de geçer. O vakitler İran'ın müstemlekesi olan bölge Ahisket'den, Fergâne ve Buhâra'ya kadar uzanmıştı. Mâverâünnehir'in (Transoxania) çoğunu kapsayan bu bölge, birçok nehir, sınâî ve tabiî kanallarla kaplıydı. el-Belhî'nin coğrafya eserinde burada yer alan şehir, kasaba, köy, dağ ve nehirlerin isimleri zikredilmiştir ki hepsi de kadîm fârisîcedir. Henry Rawlinson (v.1895)'un, Türklerin ilk kez M.Ö. 700 yıllarında İran ve Tûran'ı birbirinden ayıran Ceyhun'u geçerek Hind sınırlarına kadar ulaştıkları fikrine iştirâk etmeyen 20. yüzyılın en büyük Türkoloğu Arminius Vàmbèry (ö.1913)'ye göre, doğru olan ilk defa M.Ö. 2. yy.'da Bekterya' (ÈßÊÑíÇ) ya geldikleridir. Başka isimlerle de bilinen Türkler, Bekterya (Iğrık) devletinin enkâzı üstüne yeni bir devlet kurarlar. Bu devlet, J. T. Reinaud (v.1867)'un rivâyet ettiğine göre 6. mîlâdî asrın yarısına kadar ayakta kalmıştır. Sözkonusu iddiâyı Belh (ÈáÎ) kelimesi desteklemektedir. Zira eski Türkçe'deki mânâsı Şehir ya da Başkent'tir. Moğollar gibi Türkler de reislerinin oturduğu yere bu ismi verirlerdi. Ayrıca ilk Arap coğrafyacıları: Türkler, İlk asırlarda Ceyhun'un güneyinde oturan Halec (ÎáÌ) kabîlesindendir, derler. Yine; Buhâra ve Beykent (ÈíßäÊ) kelimelerinin asıllarının Tûrânî olduğunda şüphe yoktur. Âmül=Âãõá (diğer adıyla Âmevî) kelimesi de Türkçedir ve "nehir" anlamındadır. Kaynaklar, (6.asırda) Türklerle Bizanslılar arasında büyük kâr getiren ipek ticâretinde Fârisîlerin siyâseti sebebiyle güçlük çıkınca, Altay Dağları'ndan Seyhun kıyılarına kadar uzanan bölgenin hâkimi olan Türk Hâkanı'nın, Büyük Han Dizavol'den yardım istediğini kaydederler. Bu mâlûmata istinâden, bir zaman Numuckes diye bilinen İran şehrinin, sonraları Türklerin eline geçerek Buhâra adını aldığını söyleyebiliriz.

İslam öncesi İrann Zerdüşt inancı, Mâverâünnehir'i aşarak bir taraftan Türkler'in meskûn olduğu Tiyanşan'a, diğer taraftan Kuzeybatı'daki Aral Denizi kıyılarına ulaşştı. Ancak Zerdüştlük, Doğu'dan gelen Budist inancından büyük darbe yedi. Budizm ile Zerdüştlük arasında Mâverâünnehir'de süregelen bu mücâdele, iki inançdan ziyâde iki ırkın mücâdelesiydi. Budda inancı Tûranlılar'ındı ve Tibet'ten öğrenmişlerdi. Bu din, miladın ilk asırlarında Zerefşan'da da kendine sâlikler buldu. Telaffuz şeklini kaybetmeden günümüze kadar ulaşan (ve Buhâra'nın türediği kelime olan) ÈõÎóÇÑú , Budda tapınağında kaynatılan buhardır. M.S. 5. asırda Türkistan ve Ceyhun mıntıkasına yayılan Budizm, Arapların Beykent'i fethedişinden (87/705) sonra da izlerini sürdürdü. Nerşahî (v.348/959)'nin bildirdiğine göre Buhâra'da her yıl kurulan büyük Put Pazarı'nda beheri 50.000 dirheme putlar satılırdı. Beykent fethedildiğinde, gözlerine iki büyük mücevher oturtulmuş saf altından büyük bir put, hediyeler arasında (Irak Valisi) Haccâc'a gönderilmişti.

İslam'ın Buhâra'ya girişi Emevîler'in ilk zamanlarına tesâdüf eder. Ziyâd b. Ebî Süfyân'ın ölümünden sonra, Muâviye tarafından 25 yaşında Horasan'a tâyin edilen Ubeydullah b. Ziyâd, maiyyetindeki 24.000 askerle 54/674'de Buhâra'ya hücûm ettiği zaman, Türk hükümdârı Baydûn ölş, çok küçük yaştaki oğlu Tuğşâde (Tuk Siyâde)'nin yerine annesi Kıbac (veya Kınık) Hâtun devletin idâresini üstlenmişti. Civardan yardım için gelen Türk orduları hezîmete uğratıldıysa da, kale içine sığınarak emân dileyen Hâtun'la sulh yapıldı. Daha sonra Merv'e dönen Ubeydullah b. Ziyâd 56'da Horasan Valiliği'nden azledilince, yerine geçen Saîd b. Osman b. Affân da aynı şekilde Muâviye'nin emriyle Ceyhun'u geçerek Buhâra'ya ulaştı. Yardıma gelen 120.000 askerin bozguna uğratılmasına rağmen, evvelki gibi fetihten ziyâde sulh ile neticelenen harb sonrası işleri düzene koyarak Medine-i Münevvere'ye dönen Saîd, Yezîd'in hilâfeti zamanında orada öldürülmüştür. Onun yerine Horasan'a tayin edilen Müslim b. Ziyâd b. Übeyye, selefleri gibi Buhâra'yı feth için uğraştıysa da, Hâtun'un Soğd hükümdârından yardım istemesi üzerine barış yaparak geri döndü. Yaz kış birçok kez harbedilerek islamlaştırılmaya çalışılan Buhâra halkı her defasında Araplar oradayken müslüman görünmüş, daha sonra irtidât etmiştir. Irak Valisi Haccâc'ın ısrarlarıyla üç kez Buhâra'yı kuşatan Kuteybe b. Müslim el-Bâhilî, nihâyet 88/705'de önce Beykent'i sonra Buhâra'yı gerçek anlamda fethetti. Kuteybe, İslama girmekte zorlanan şehre, uyguladığı siyâset neticesi Şerîat ahkâmını yerleştirmeyi başardı. Kale içinde (Mâh-ı Rûz çarşısındaki) puthânenin (ya da Ateş Evi'nin) yerine büyük bir cami yaptırdı (94). Bu arada müslüman olan Tuğşâde, Kuteybe'nin tensîbiyle 30-32 yıl Buhârhüdât olarak hüküm sürdü.

193/809'da Buhâralıların, Abbâsî Valisi Ali b. İsâ b. Mâhân'a karşı ayaklanmaları, Halife Hârun Reşîd'in Emîri Herseme b. A'yân tarafından bastırılmıştır. Bu tarih Buhârî'nin doğumundan bir sene evveline tekâbül eder. Hârun Reşîd'in oğlu Me'mûn, kardeşi Emîn'i İranlıların yardımıyla yendiği için, ülkenin doğu eyâletlerinin yönetimini bu soydan gelen Tâhirî ve Sâmânîlere verdi. Tâhirî sülâlesinden Tâhir b. Hüseyn, 204/821 tarihinde Horasan Valiliğine getirildiği zaman bölgede (Halîfeye isyan ederek) bağımsızlığını ilan etti. Müteâkiben, 54 yıllık süre içerisinde Buhâra bu hânedâna boyun eğdi. İlerde ele alınacağı gibi, Buhârî'yi 256'da vefatından kısa bir süre önce vatanından sürüp çıkaran kişi de, adı geçen Valinin torunu Ubeydullah (v.300/912)'a bağlı olan Buhara Emîri Hâlid b Ahmed'dir.

Arap fetihleriyle başlayan yaklaşık birbuçuk asırlık bir dönemde Buhâra ve Semerkand'de bulunan Emîrler, Şam ya da Bağdat'taki Halîfe tarafından seçilmiş, Horasan hükümetine boyun eğmişlerdir. Bu sebeple Buhâra, siyâsî istiklâlini ancak Sâmânîler zamanında elde edebilmiştir. Tâhirîlerin Harezm Emîri, 259/872'de Buhâra'ya girerek şehrin her tarafını yıkıp yağmaladığında, ileri gelenlerden bir grup Semerkand hâkimi ve Sâmânî sülâlesinden olan Nasr b. Ahmed'den yardım ister. O da 25 yaşındaki kardeşi İsmâil'i bölgeye gönderir. Tâhirîlerin barış isteği üzerine İsmâil, 260/873 Ramazan'ında büyük sevgi gösterileriyle şehre girer. 295/907'de vefat edene kadar Buhâra'yı her bakımdan ma'mûr eder.

Hayatından bahsedeceğimiz Buhârî, işte böylesine hareketli bir dönemde; 6. Abbâsî Halîfesi el-Emîn (193-198/808-813) ile 15. Halîfe el-Mu'temid (256-279/870-892) devirleri arasında yaşamıştır. Abbâsî devletinde siyâsî ve askerî platformdaki Türk nüfûzu, hicrî 198'de Me'mûn'la başlamış, Mu'temid'in halîfe oluşuyla sona ermiştir.

 

 

 

A. NESEBİ

Buhâra şehrinin onun gibi bir başkasını yetiştiremeyişi sebebiyle olsa gerek, nisbesi ismini unutturan Buhârî'nin adı ve künyesi; Ebû Abdillah Muhammed b. Ebi'l Hasen İsmail b. İbrahim b. el-Muğîre b. el-Ahnef Berdizbe el-Cu'fî'dir.

ÈóÑúÏöÒúÈóå Buhâra halkının kullandığı farsça bir kelimedir. Arapçada (ÇáÒøóÑøÇÚ)çiftçi/bahçıvan anlamına gelir. Berdizbe'nin oğlu Muğîre, Yemen'deki Cu'f kabilesinden olan zamanın Buhâra Valisi el-Yemân b. Ahnes vasıtasiyle müslüman olduğu için, İslamlık velâyetini aldığı kimseye nisbet edilmek suretiyle ona da Cu'fî denilmiştir. Yemân el-Cu'fî'nin torununun oğlu Abdullah b. Muhammed el-Müsnedî (v.229/843), Muğîre'nin torununun oğlu Buhârî'nin şeyhidir. Birçok fıkıh ve hadis âlimi gibi Buhârî de Mevâlî'dendir.

Babası İsmâil b. İbrâhim, oğlu Buhârî'nin ifadesiyle Hammâd b. Zeyd'i görş, Abdullah b. Mübarek'le tanışş, İmâm Mâlik'den hadis rivâyet etmiştir.

B. DOĞUMU

Nevevî'nin bildirdiğine göre, âlimler Buhârî'nin hicrî 194'de Şevvâl'in 13. gecesinden sonra, Cuma namazını müteâkiben (Buhâra'da) doğduğu hususunda ittifak halindedirler. Buhârî'nin varrâkı (kâtibi) Muhammed b. Ebî Hâtim ve ayrıca İbn Adiyy (v.365/975), Hasen b. Hüseyn el-Bezzâz'dan aynı bilgiyi rivâyet etmişlerdir. Ebû Ya'lâ el-Halîlî'nin el-İrşâd fî Ma'rifeti'l-Muhaddisîn adlı eserinde Ebû Hassân Müheyyib b. Süleym'den rivâyet ettiğine göre Buhârî, Şevvâl ayının 12. gecesinin gündüzünde , cuma günü, namazdan sonra doğduğunu bizzat kendisi ifade etmiştir. Aclûnî, Halîlî'nin bu rivâyetini eserine alan İbn Hallikân'ı(v.681/1282) hatâlı bulmakta ve Nevevî'yi desteklemektedir. Ayrıca İbn Kesîr'den, Buhârî'nin Şevvâl13. Cuma gecesi doğduğuna dair sözünü nakletmektedir. Bilgisayar vasıtasıyla yaptığımız hesâba göre Buhârî, 12 Şevvâl 194 yani 19 Temmuz 810 Cugünü dünyaya gelmiştir. Bizce bu, üç farklı rivâyet içinde en doğrusu olarak görünmektedir.

 

C. TAHSÎLİ

Babasını küçük yaşta kaybederek yetim kalan Buhârî, annesinin gözetimi altında büyüdü. Ebü'l-Kâsım Hibetu'llah b. el-Hasen el-Lâlkâî'nin (v.418/1027) Şerhu's Sünne'sinde ve Ebû Abdillah Muhammed b. Ahmed Goncar'ın (v.412/1021) Târîhu Buhâra'sında, Buhârî'nin yine küçük yaşta gözlerini kaybettiği, sonra annesinin duâlarıyla tekrar görmeye başladığı kaydedilmektedir. O devirde medrese öncesi eğitim kurumu işlevini gören Küttâb'a giden Buhârî, varrâkının ifadesiyle dokuz-on yaşlarında hadis ezberlemeye karşı içinden gelen ilhâm ile, mezun olur olmaz ed-Dâhilî ve diğer âlimlerin hadis meclislerine devam etti. Kaynaklar, o yıllarda onbir yaşında olan bu küçük çocuğun dâhiyâne hafızısıyla Dâhilî'nin hatasını bulup düzelttiğini kaydederler. Babasının ilmî mesleği üzere yürüyen Buhârî, onaltı yaşına bastığında Abdullah b. Mübârek'in, Vekî'in kitaplarını ve Rey'lilerin görüşlerini ezberlemiş, kendi beldesinin tüm merviyyâtını dinlemişti. Hattâ baba dostu Ebû Hafs Ahmed b. Hafs (v.217/832)'ın meclisinde Süfyân es-Sevrî'nin Câmi'ini babasının kitabından takip ederek dinliyor, gerekli yerde hocasını ikaz ediyordu.

Zehebî'nin Siyer'i ve Tezkire'sindeki sıralamaya bakılırsa; Horasan yöresinin büyük yerleşim merkezleri olan Belh, Merv, Nişapur, Rey ile (h.210'da) Bağdat ve Kûfe'yi dolaşmak suretiyle Hacc yolculuğuna çıkan Buhârî, henüz onaltı yaşındaydı ve annesi ile ağabeyi yanında idiler. Tacüddîn es-Sübkî onun Buhâra'yı onbeş yaşında terkettiğini söylemektedir. Arefesi 9 Zilhicce 210 / 23 Mart 826 Cuma gününe rastlayan Hacc-ı Ekber'i edâdan sonra annesi ve ağabeyi Ahmed Buhâra'ya döndüler, Buhârî ise ilim tahsil etmek için Mekke'de kaldı. Bilâhare Ahmed Buhâra'da vefât etti. Hicaz'da altı yıl süreyle ikâmet eden Buhârî, oradan başka şehirlere geçti. Kendi ifadesiyle Şam'a, Mısır'a, iki kez Cezîre'ye, dört kez Basra'ya ve birçok defa Kûfe ile Bağdat'a yolculuk etti. Bundan başka Vâsıt, Kaysariyye, Askalan ve Hıms'a da gittiğini bilmekteyiz.

Medîne'de bulunduğu yıllarda bir yandan sahâbe ile tâbiûnun kavillerini ve fetvâlarını tasnif ediyor, diğer yandan Hz. Peygamber'in yanıbaşında mehtaplı gecelerde Tarîh'ini yazıyordu. Yaşı onsekizdi. Böylece Sahîh'ine temel teşkil edecek olan tabakât ve sâir malûmât tamamlanmakta, hazırlık safhası oluşmaktaydı. Bugün elimizde mevcut olan et-Târîhu'l-Kebîr, sadece râvîlere âit bir târih kitabı değil, aynı zamanda birçok rivâyeti ihtiva eden bir hadis eseridir. İshâk b. Râhûye'nin ÓöÍúÑ =sihir kelimesiyle tavsîf ettiği bu hacimli eser için Ebü'l Abbâs b. Ukde (v.332/943), "Bir kimse otuzbin hadis yazmış olsa bile Muhammed b. İsmail'in Tarîh'inden müstağni kalamaz." demiştir.

Buhârî, Medine'de bir yıl kaldıktan sonra Basra'ya geçti. Her gittiği yere kitaplarını da beraberinde götürüyordu. Basra'da kitaplarıyla birlikte beş yıl kaldığını kendisi ifade etmektedir. Bağdat'a sekiz kez gittiğini, her gidişinde Ahmed b. Hanbel'le beraber olduğunu bir başka rivâyetten öğreniyoruz. Ahmed b. Hanbel ona: "Ebû Abdillah! İlmi ve ilim adamlarını bırakıp yine Horasan'a mı gidiyorsun?" diye hayıflanırdı.

D. İLMÎ ŞAHSİYETİ, İLİMDEKİ METODU ve YAŞADIĞI DEVRİN İLMÎ HUSÛSİYETİ

Buhârî'nin ilim çevrelerinde ün yapmış özelliklerinin başında hâfızası gelir. Ondan bahseden hangi esere bakılsa bu konuda birkaç örnekle karşılaşmak mümkündür. Daha çocuk yaşta iken sahip olduğu hâfıza kudretine birkaç örnek verebiliriz:

Taşkent áÔøóÇÔ)muhaddisi Buhâralı Hâşid b. İsmâil (v.261/874) diyor ki: "Buhârî henüz küçük bir çocukken bizimle birlikte Basra'daki hadis şeyhlerine gidip gelir ancak yazmazdı. Bu yüzden onu kınadık. Onaltı gün sonra Buhârî: Üzerime çok geldiniz yazdıklarınızı bana arzedin bakalım, deyince onbeşbinden fazla sayıdaki tüm yazdıklarımızı çıkardık. O hepsini ezbere okudu. Hattâ kitaplarımızı onun hafızasına dayanarak düzeltmeye başladık. Ve anladık ki Onun önüne kimse geçemez."

Yine, onaltı yaşına varmadan yetmişbinden fazla hadisi ezberlemiş olan Buhârî hakkındaMuhammed b. el-Ezher es-Sicistânî şu hâdiseyi nakletmektedir: "Basra'da Süleyman b. Harb (v.224/838)'in meclisinde idim. Buhârî de bizimleydi, dinliyor fakat yazmıyordu. Bazıları, niye yazmıyor? diye sordular. Süleyman b. Harb dedi ki: "O Buhâra'ya döndükten sonra hıfzından yazar." Özellikle bu olay, hâfızası ne kadar güçlü olursa olsun mesmûâtını mutlaka yazıya geçirdiğini göstermektedir. Cu'fî kabilesinden olmakla Buhârî'ye ayrı bir yakınlığı bulunan Buhâra Valisi Ahyed b. Ebî Ca'fer, Muhammed b. İsmâil'in birgün kendisine şöyle dediğini rivâyet etmiştir: "Nice hadis vardır ki Basra'da duydum Şam'da yazdım, nicesini de Şam'da duydum Mısır'da yazdım." Bunun üzerine Ebû Ca'fer "hadisin tamamını mı?" diye sorar. Buhârî ise susar cevap vermez. Güçsüzlüğü yüzünden hâfızanın ikinci plana itildiği günümüz dünyasında bu v.b. rivâyetleri esas alan bazı müsteşrik ve onları takip eden müslüman yazarlar, Buhârî'nin Sahîh'ini diyar diyar dolaşıp şeyhlerden toparladığı şifâhî malûmâttan aklında kalanlarla oluşturduğu fikrine meyletmişlerdir. Bu kanâat diğer literatürü gözardı etmekten kaynaklanmaktadır. Mezkur rivâyeti eserine alan İbn Hacer'in bundan bir evvel zikrettiği husus Buhârî'nin Târih'ini yazarken gösterdiği îtinâya dâirdir. Buna göre Buhârî eserini üç kere yazmış, yani üç kere düzene sokmuştur. Yine ibn Hacer birkaç satır aşağıda varrâk'ı İbn Ebî Hâtim'den onun tüm kitaplarını aynı şekilde üçer kere tasnif ettiğini rivâyet etmektedir. Aynı zat Buhârî'nin hikaye türü hiçbir şeyi, ezberlemek dışında kesinlikle kağıda geçirmediğini kendisinden nakleder. Buhârî'nin tahdîs işine başlamazdan önce sahîh olan ve olmayan hadisleri iyice öğrendiğini, Ehl-i Rey'in kitaplarını incelediğini, ve Basra'da yazıya geçirmedik hiçbir hadis bırakmadığını bilmekteyiz. Tüm bunlar o devrin yazı araç ve gereçlerinden yoksun bir zamana rastlamadığını göstermek bir yana, Buhârî'nin tüm merviyyâtını şifâhen almış ve şifâhen nakletmiş olmadığına da açıkça delâlet eder. Kaynaklarda Buhârî'den ve dolayısıyla onun yaşadığı devirden bahseden sayfalara bakılırsa ßöÊÇÈ¡ ßõÊõÈ¡ßóÊóÈó gibi kelimelere çokça rastlanır. Semerkand'ın kağıtlarının emsalsiz olduğu bir çağda, zamanın âlimlerinin Hz. Peygamberin sünnetini kayda geçirmemek gibi bir gaflete düşmeleri herhalde beklenemezdi. Sünneti gelecek nesillere taşımak gibi önemli bir iş için yazılı metinler özellikle ikinci plana bırakılmış, hâfızanın kontrolünde olmadan fazla bir değer ifade etmemiştir. Buhârî'den bir asır evvel yaşayan hafızasıyla meşhur Âmir b. Şerâhîl eş-Şa'bî (v.104/722), hadisleri önce hıfzetmiş sonra yazmıştır. Ancak devrin geleneği îcâbı bu da kâfî değildi. Bir yandan hâfızaya diğer yandan kağıda geçirilen hadislerin rivâyet edilebilmesi bile ayrı bir izni gerektiriyordu. İzni, hadis meclisinin şeyhi ve aynı zamanda musannefin asıl sahibi olan şahıs verebilirdi. Hadis malzemesini izinsiz kullanan ve iktibâs edene Sâriku'l-Hadîs denirdi. Bu sebeple, belli kurallara bağlanmış olan, hadislerin alınış ve aktarılış biçimleri (ÊÍãøõá ÇáÚáã æÇáÃÏóÇÁ) ise apayrı ve ayrıntılı bir konudur. Yazılı kaynaktan alındığı halde o kaynağın sahibinden şifâhî bir nakil gibi gözüken ÍÏøËäÇ ¡ ÃÎÈÑäÇ gibi tâbirler -günümüzde yanlış anlaşılmakta ise de- aslında yazılı bir kaynağa işaret etmektedir. Yukarıda zikrettiğimiz rivâyeti işte bu çerçeve içinde anlamak gerekir.

Varrâkının naklettiğine göre Buhârî şöyle diyor: "Benim hadisleri yazma tarzım onlarınki (?) gibi değildi. Ben birisinden hadis yazdığım zaman, eğer adam bu ilimde anlayış sahibi ise ( Åä ßÇä ÇáÑÌá İóåöãÇğ ) ona ismini, künyesini, nesebini, hadisteki illeti, hadisi tahammül şeklini sorardım. Değilse, bana Asl'ını ve nüshasını çıkarmasını isterdim. Başka bazıları ise ne yazdıklarına ve nasıl yazdıklarına aldırış etmezlerdi.". Yine Buhârî şunları söylüyor: "Nişapur'da mukîm iken Buhâra'dan mektuplar gelirdi. Orada bulunan kadın hısımlarım bana selamlarını yazmışlardı. Ben de Buhâra'ya yazmakta olduğum mektupta onlara selâmımı göndermek istedim. Ancakisimleri aklımda kalmamıştı. Bu sebeple onlara selâm edemedim. Beni terkeden ilim nekadar da azış meğer!". Buhârî'nin, kendine 25.000 dirhem borçlanan bir adamı arkadaşlarının sıkıştırmaması için Harezm'e mektup yazdığını da biliyoruz. Mektuplaşmanın bugünkü kadar yaygın olduğu bir devrede, yazıya geçirilen hadislerin muazzam bir kitap külliyâtı oluşturabileceğini tahmin etmek zor değildir. Tüm bunlar bilinmekte iken hadis edebiyâtının teşekkül devri olan Buhârî çağının, nasıl olup da havada uçuşan birtakım şifahi beyânlarla izah edilebildiği şâyân-ı hayrettir.

Gençliğinde, çoğu Buhârî'nin kendilerinden hadis yazdığı ehl-i ma'rifet binlerce insan, Basra sokaklarında ondan hadis yazabilmek için ardına düşüyorlardı. Muhammed b. Yûsuf el-Firyâbî (v.212/827)'nin kapısı önünde talebelere hadis yazdırdığı zamanlar henüz yüzünde tüy bitmemiş, bıyıksız bir çocuktu. Aynı zâtın meclisinde râvîler hakkında verdiği bilgi ile herkesi şaşırtmış, onsekiz yaşında Mekke'de hocası Humeydî (v.219/834) ile bir başkası arasında cereyân eden hadisle ilgili ihtilâfı çözş, yine hocası İshâk b. Râhûye (v.238/852)'nin hatasını düzelterek kabul ettirmişti. Hocası Muhammed b. Sellâm el-Bîkendî (Beykentî) (v.225/868) onun hakkında; "Bu çocuk ne zaman yanıma gelse heyecanlanıyorum, hadisleri birbirine karıştırıyorum." demiştir. Hattâ Kuteybe b. Saîd, Yahyâ b. Mâîn, Ebû Hâtim (v.275/888), Ebû Zür'aonun yanına giderler, hadisin inceliklerini ondan dinlerlerdi. Bilâhare Bağdat'ta teşkil ettiği imlâ meclislerinde 20.000'den fazla insanın hazır bulunacağı Buhârî'yi, Bağdat muhaddisleri oraya ilk geldiği günlerde imtihan etmişlerdi. İsnadları ve metinleri birbirine karıştırılmış yüz hadis kendisine sorulmuş, sırasını dahi şaşırmadan her birini doğru olan şekliyle okuyarak bu güç sınavı başarmıştı. Bir de Semerkand'de 400 kadar hadis âlimi huzûrunda buna benzer bir imtihanı başarıyla vermişti.

Buhârî'nin, Târîh'ini kaleme almakla kendisine kuvvetli bir zemin inşâ ettiğinden evvelce bahsetmiştik. Hadisteki metoduna ışık tutması bakımından şu sözlerine de yer vermek istiyoruz: "Sahâbe ve tâbiûndan herhangi bir hadis naklettiysem, mutlaka onların çoğunun doğum yeri ve zamanını, vefat târihlerini ve oturdukları yerleri de biliyorumdur. Yanımda Allah'ın Kitâbı ve Rasûlullâh'ın Sünnetinde aslı bulunmayan hiçbir sahâbe ve tâbiûn sözü bilmiyorum.". Nevevî el-Câmiu's-Sahîh şerhi için yazdığı mukaddimede, ĞßÑ ãóÏúÍöå ÇáÃßÈÑ başğı altında, varrâkı Muhammed b. Ebî Hâtim'in Buhârî'den naklettiği sözü zikreder. Buhârî: "Aklım erdiğinden beri ilmî olmayan hiçbir şeyi asla kaydetmedim." demektedir. Abdullah b. Abdurrahmân ed-Dârimî (v.255/868) bir gün kâtibi İshâk'dan, Buhârî'nin el-Edebü'l-Müfred adlı eserini kendisine getirmesini ister. Kitap üç ay onda kaldıktan sonra geri verir. İshak: "İçinde işe yaramaz ya da zayıf bir hadise rastladın mı?" diye sorunca Dârimî şöyle cevap verir: "İbn İsmâil insanlara sahîh olmayan hadisi okumaz. O hiç ayıplanıp itiraza uğramış mıdır?". Bu iktibasların, sonradan el-Câmiu's-Sahîh'e yöneltilecek olan İsrâiliyyât isnadlarıyla da yakın ilişkisi kurulabilir kanaatindeyiz.

Musannefâtı içerisine yaklaşık 200.000 müsned hadis alan Buhârî, kendisiyle bir yolculukta aynı odada kalan varrâkı İbn Ebî Hâtim'in ifadesiyle bir gecede onbeş-yirmi defa kalkıp kandili yakar, hadisler üzerinde tedkikte bulunurdu. Yine evinde kendisiyle birlikte kalan Muhammed b. Yûsuf el-Ferebrî (v.320/932), bir gece Buhârî'nin onsekiz kere kalkıp bazı şeyler üzerinde notlar aldığını söylemiştir. Hadislerin kaydına gösterdiği olanca titizliğin yanısıra Buhârî'nin, onbeş yaşından itibaren ölünceye kadar şehir şehir dolaşıp muhaddisten muhaddise koşmasını Hâkim en-Nîsâbûrî, onun âlî isnadları elde etmek için mütekaddimûn ulemâya kavuşma arzusuyla izah etmiştir. 100.000 sahîh, 200.000 gayr-ı sahîh hadis ezberlemiş olan Buhârî, acaba sadece ezber ve nakil vazifesi gören bir muhaddis miydi? Bunun cevabı onun fıkhî ve ictihâdî konumuna gözatmakla verilebilir. Dr. Abdü'l-Ğanî Abdü'l-Hâlık'ın æÃä ãÑÊÈÊóå İí İŞåå áíÓÊú Ïæä ãÑÊÈÊå İí ÍİÙå sözlerinde ifadesini bulan Buhârî'nin fıkhî yönü, gerek adı geçenin eserinde ve gerekse bu konuya hasredilmiş müstakil çalışmalarda etraflıca ele alınmıştır.

Buhârî'nin yaşadığı asırda İslam ülkelerinde hadis ve eser tedvîni, sahife ve nüsha yazımı çoğalmıştı. Ehl-i rivâyetin önde gelenleri Hicaz, Şam, Irak, Mısır, Yemen, Horasan gibi beldeleri dolaşarak mevcut kitapları ve nüshaları topluyorlar, böylece evvelki ulemânın elde edemeyeceği kadar muazzam bir külliyâtın ortaya çıkmasına katkıda bulunuyorlardı. Öyle ki, bu yolla bir hadisin bazen yüzden fazla târikine sahip olabiliyorlardı. Böylece hadislerin bilinmeyen başka senedleri ortaya çıkıyor, meşhur ve garîb olanlar tesbit ediliyor, mütâbeât ve şevâhid görülebiliyor, ehl-i fetvâ'nın evvelce elde edemediği birçok hadis onlara ayân oluyordu. Evvelkiler ancak kendi arkadaşlarının ve kendi beldelerinin hadisini toplayabilirken artık her beldeden sahâbe-tâbiûn fakîhlerinin âsâr'ı toplanmıştı. Yine eskiler hadis ricâlinin isimlerini ve adâlet derecelerini tesbit ederken müşâhadeye ve birtakım karinelere îtimat ediyorken, sözkonusu iş artık müstakil bir ilmin konusu olmuş, bu vesîleyle hadislerdeki ittisâl/ınkıtâ' durumu kapalılıktan kurtulmuştu. Süfyân, Vekî' ve diğerleri muttasıl ve merfu olan ancak bin kadar hadis bulabilirken, bu tabakadakiler 40.000 hadis rivâyet ediyorlardı. Hattâ Buhârî, Sahîh'ini 6000 hadisden oluşturmuştu. Abdurrahmân b. Mehdî (v.198/813), Yahyâ b. Saîd el-Kattân (v.198/813), Yezîd b. Hârûn (v.206/821), Abdürrezzâk b. Hemmâm (v.211/826), İbn Ebî Şeybe (v.235/849), Müsedded (v.228/842), Ahmed b. Hanbel (v.241/855), İshâk b. Râhûye (v.238/852), el-Fadl b. Dükeyn (v.219/834), Ali b. Medînî (v.234/848) ve onların çağdaşları, muhaddis tabakalarının ilk modelini oluştururlar. Bu tabakada bulunan Ehl-i Tahkîk ise, işi daha da ileri götürerek hadis usûlünden, hadisin ahkâm ve fıkhına yöneldiler. O asırda geçmiş ulemâdan birini taklid etme diye bir zorunluluk yoktu. Kur'an-ı Kerim'in kural koyduğu bir meselede onu bırakıp başkasına yönelmek câiz olamazdı. Eğer Kur'an-ı Kerim'in nassı birçok mânâyı muhtemil ise Sünnet bu konuda hâkimlik ederdi. (ÅĞÇ ßÇä ÇáŞÑÂä ãÍÊãöáÇğ áæÌæåò İÇáÓäÉ ŞÇÖíÉ Úáíå) Allahn kitâbında bulunmayan bir konuda ise Rasûlullâh'ın sünnetini alırlardı. Bu sünnet ister fakihler arasında meşhûr olsun, ister sahâbe ve fukahâ bu sünnetle amel etmiş olsunlar ya da olmasınlar, onu mutlaka alırlardı. Bir konuda hadis bulunduktan sonra artık herhangi bir eser'e ya da ictihâda tâbî olunmazdı. Bütün aramalara rağmen o mesele hakkında bir hadis bulunamazsa, bölge veya kavim farkı gözetmeksizin sahâbe ve tâbiûndan bir grubun sözlerine tâbî olunurdu. Bu da mümkün olmadığı takdirde; Hz.Ömer'in Kûfe Kadısı Şureyh (v.78/697)'e yazdığı mektupta tavsiye ettiği üzere, (işin ehli ise) ya kendi re'yiyle ictihâd edecek ya da tevakkuf edecekti. Tüm bu metodlar evvelki ulemânın söz ve fiillerinde zaten mevcuttu. Bir kimse ancak, fıkhî bir meselede rivâyetlerin tenâkuz etmesi ve tercih yapılamaması halinde geçmiş fukahânın sözlerine bakar, -Medine ya da Kûfe ehlinin olsun- en sağlam olan kavli seçerdi. Ahmed b. Hanbel bir adama şöyle söylemiştir:" Beni taklîd etme! Mâlik, Evzâî, Nehaî ve başkalarını da taklîd etme! Ahkâmı, onların aldıkları yerden yani Kitâb ve Sünnet'ten al." Mevzûbahs olan fikrî/amelî çerçevenin oluştuğu dönemin en önde gelen fıkıh ve hadis üstadları Ahmed b. Hanbel ve sonra İshâk b. Râhûye'dir ki, her ikisi de Buhârî'nin hocasıdırlar.

Fıkıh; Tafsîlî delillerden elde edilen şer'î-amelî ahkâmı bilmek, şeklinde tarif edilir. Fakîh, bu delillerden şer'î hükümleri istinbât eden kimsedir. Buna göre her âyet ve hadis birer tafsîlî delildir. Bir fakîhin, ahkâm âyetlerini ve ahkâm hadislerini çok iyi bilmesi, Arap dilinin önemli noktalarına vâkıf olması, fıkıh, ilim ve re'y ehlinden olan diğer âlimlerin görüşlerine muttalî olması, sahâbe ve tâbiûnun fetvâlarını gâyet iyi bilmesi gerekir. Buhârî'nin ilmî yönünü ve hayâtını araştıran bir kimse bu şartların onda toplanmış olduğunu görecektir. İbn Hacer: "Buhârî, Sahîh'de ahkâm âyetlerine önem vermiş, bu âyetlerden mükemmel delâletler çıkış ve bunların tefsîrine işaret etmede geniş bir yol tuştur." demektedir. Sahîh'in 1/9'unu oluşturan Kitâbü't-Tefsîr'i ve sâir bâblarda fıkhî mülâhazalarla serdedilen âyetler bunu doğrular. Hadislerin baş taraflarına koyduğu serlevhalar (tercemeler) ise onun hadislerden çıkardığı âhkâmın ifâdesidirler. Buhârî, kendi fıkhını tedvîn ederken diğerlerinden farklı bir yol izleyerek hükümleri hadislere terceme yapmıştır. Bu sebeple İŞå ÇáÈÎÇÑì İí ÊÑÇÌöãå denilmiştir. Tercemede sahâbe ve tâbiûndan ta'lîklerde bulunması, onların fıkhî sözlerine yer vermesi özel bir sebebe dayanır. O da; hükmün âyet ya da hadisle olan alâkasının boyutunu göstermek sûretiyle müctehidin önüne kapı açmaktır. İbn Hacer Mukaddime'de, el-İsmâilî (v.371/981)'nin Sahîh'i inceledikten sonra Buhârî'nin Arap dilinde, Fıkıhda, İllet (rivâyetlerdeki gizli kusurlar) ilmi'nde son derece bilgi sâhibi (mütebahhir) olduğuna dâir kanâatlerini nakletmektedir. Ahmed b. Seyyâr el-Mervezî (v.268/881)'nin Târîhu Merv'de Buhârî hakkında ßÇä íÊİŞøå dediğini bir kenara bıraksak, Buhârî'nin bizzat kendisinin áÇ ÃÚáã ÔíÆÇğ íõÍÊÇÌ Åáíå ÅáÇø æåæ İí ÇáßÊÇÈ æ ÇáÓäÉ şeklindeki ifâdesi fıkıhtaki dirâyetini belirlemeye kâfîdir. Nihayet onun sahâbe ve tâbiûn fetvâları husûsundaki bilgisine gelince; bunu daha evvel kendi ağzından nakletmiş, onun daha onsekiz yaşında iken konuyla ilgili bir eser meydana getirdiğini belirtmiştik. İbn Hacer Sahîh'in herbir Kitâb'ında bulunan bu tür âsâr-ı mevkûfe'nin adedini vermiştir.

Târihî ve fıkhî açıdan (elimizden geldiği kadar) incelemeye çalışğımız Buhârî hakkında yaşadığı devir âlimlerinin sözlerine de yer vermek istiyoruz. Ahmed b. Ebî Bekr ez-Zührî onu Ahmed b. Hanbel'den; Muhammed b. Saîd b. Ca'fer, İshâk b. Râhûye'den; Ali b. Hacer (v.244/858), Horasan âlimleri olan Ebû Zür'a er-Râzî ve Dârimî'den (v.255/868); Amr b. Zürâre ile Muhammed b. Râfi' ise kendilerinden daha fakîh görmektedirler. (Bunu İshâk ile Dârimî'nin kendileri de kabul etmektedirler). Nuaym b. Hammâd ve Ya'kûb ed-Devrakî (v.252/866) Buhârî için İŞíå åĞå ÇáÃãøÉ demişlerdir. (Bündâr) Muhammed b. Beşşâr (v.252/866) ise åæ ÃİŞåõ ÎáúŞö Çááåö İí ÒãÇääÇ demektedir. İshâk b. Râhûye birgün yanındakilere şöyle seslenir: "Ey ashâb-ı hadîs! Şu gence bakın, ve ondan ilim yazın. Eğer o Hasan-ı Basrî zamanında yaşasaydı, Hasan onun hadis ve fıkıh bilgisine ihtiyaç duyardı. Ebû Mus'ab ez-Zührî, yanındaki bir şahsa: "Eğer İmâm Malik'e yetişseydin ve bir onun yüzüne bir de Muhammed b. İsmâil'in yüzüne baksaydın, fıkıhta ve hadiste ikisi de aynı, derdin." demiştir. Mekke âlimleri: "Muhammed b. İsmâil bizim imâmımız, fakîhimiz, Horasan'ın fakîhidir." derlerdi. Buhârî'nin fıkıhçılığı bu şekilde özetlendikten sonra; son olarak onun hangi mezhebe bağlı olduğu, müctehid olup olmadığı konusunu ele almayı uygun görüyoruz. Zirâ bu mesele de kitaplarda ayrıca tartışılmıştır.

Buhârî'nin kâtibinin Ferebrî'den naklettiğine göre; birgün Kuteybe b. Saîd'e sarhoşun boşaması hakkında soru soruldu. O da Buharî'yi göstererek: "Allah hem Ahmed b. Hanbel'i, hem İbn Medînî'yi hem de İbn Râhûye'yi sana gönderdi." dedi. Kâtibi (ya da Ferebrî) devamla şöyle diyor: "Muhammed'in mezhebine göre (ßÇä ãĞåÈ ãÍãÏ) ; eğer sarhoşken ne yaptığını hatırlayamayacak kadar aklı mağlûb ise yaptığından sorumlu tutulamaz.". Bu ifadeler Buhârî'nin kendine âit ayrı bir mezhebi olduğunu hissettirmekte ise de, dört mezhebin her birinin müntesibleri onu kendi mezheblerine dâhil etmek için çaba sarfetmişlerdir. Meselâ Sübkî; İmam Şâfiî'nin arkadaşlarından olan Za'ferânî, Ebû Sevr, el-Kerâbisî'den hadis dinlediği ve Humeydî'den Şafiî'nin fıkhını tahsîl ettiği için (Úáíå ÊİŞøå Úä ÇáÔÇİÚí) onu Tabakâtü'ş-Şâfiiyyeti'l-Kübrâ'sına almış ve Şafiî fakihlerinin ikinci tabakasına dâhil etmiştir. Kadı Ebû Ya'lâ ise Ahmed b. Hanbel'in talebesi olması sebebiyle Tabakâtü'l-Hanâbile'de zikrederek Hanbelî fukahâsının birinci tabakasına dâhil etmiştir. Hocası İshâk b. Râhûye'den ilim alması sebebiyle Hanefîler Buhârî'yi kendi mezheblerinin mensûbu sayarken, İmam Mâlik'in Muvatta'ını Abdullâh b. Yûsuf et-Tinnîsî, Saîd b. Anber ve İbn Bükeyr'den rivâyet ettiği için Mâlikîler de kendilerinden kabul etmektedirler. Hattâ Fuad Sezgin; "Buhârî'ye fıkıhta en çok tesir eden İmam Mâliktir" demektedir. Abdü'l-Ğanî el-Ğuneymî (v.1298/1880), mütekaddimûn ve müctehid hadis hâfızları gibi onun da ne başkasını taklîd eden ne de tâbî olunan bir müctehid olduğunu, yine diğerlerinde olduğu gibi vefâtıyla mezhebinin de sona erdiğini vurgular. Bu tür müctehidler, kendi ictihadlarının gerektirdiği ile mükelleftirler. Zira bir müctehid bir başkasını taklîde mecbur değildir. Çağdaş âlimlerden Dr. Abdü'l-Ğanî Abdü'l-Hâlık'ın bu konudaki tesbîti, Buharînin güçlü bir fakîh olmakla birlikte 'mutlak müctehid' olmadığıdır. Zira onun te'lîfâtı içerisinde belli başlı fıkhî konulardaki müstakil ictihadlarını içeren bir eserine rastlanmadığı gibi, görüşlerini dayandırdığı temel kâideleri tayin eden bir Usûl-ü Fıkh çalışmasıyla da meşgul olmadığı anlaşılmaktadır. Buhârî büyük müctehidlerden olmakla beraber Hadis'de ihtisas sahibi olan Müslim (v.261/874), Tirmizî (v.279/892), Ebû Dâvud (v.275/888) ve Nesâî (v.303/915) gibi, diğer imamları taklîd ile iktifâ etmiştir. Yani 'mezhepte müctehid' dir. Cemâlü'd-Dîn el-Kâsımî ise ÕóÏóŞó ãóäú ŞÇáºİŞåõ ÇáÈÎÇÑì İí ÊÑÇÌöãå¡Ãìú ãÚÑİÉõ ÅÌÊåÇÏå ÊõÏÑß ãäåÇ şeklindeki ifadelerine ilâveten, Buhârî'nin ictihâdın zirvesine ulaşğını ve dolayısıyle mutlak müctehid olduğunu söylemektedir. Kâsımî, el-Câmiu's-Sahîh'i üçüncü kez okuyuşu sırasında Buhârî'nin kendi ictihadlarıyla ilgili olarak aldığı notlardan bir kısmını kitabında zikretmiş, bazı ibadetlerle alâkalı 62 adet görüşünü serdetmiştir. Abdü'l-Ğanî ise Kâsımî'nin tercemelerden çıkardığı bu ahkâmın hepsinin de mutlaka Buhârî'nin görüşü olmasını gerektirmediğini söyleyerek, onun Sahîh'ini kendi görüşlerini te'yîd eden hadisleri tesbît için değil kendince en sahîh olan hadisleri beyân için te'lîf ettiğini, ancak hadislerden çıkan hükümleri de bu arada zikrettiğini belirtmiştir. Muhammed Enver el-Keşmîrî ed-Diyobendî (v.1325/1907) Feydu'l-Bârî alâ Sahîhi'l-Buhârî'de (I/58), herhangi bir görüşü herhangi bir İmam'ınkine muvâfakat etti diye Buhârî'yi o mezhebin müctehidi saymanın doğru olmadığını söyler. Çünkü meşhur mezhep imamlarından bazısı diğerine talebelik ettiği halde müstakil müctehiddir. Dr. Abdü'l-Mecîd Hâşim el-Hüseynî de bu fikre iştirak ederek, Sahîh'i inceleyen bir kimsenin onun 'mutlak müctehid' olduğunda şüphe etmeyeceğini öne sürer. Fıkhu'l-İmâm Buhârî adlı çalışmanın sahibi Dr. Muhammed Abdü'l-Kâdir Ebû Fâris, Buhârî'nin gerek fetvâlarında ve gerekse Sahîh'inin Terâcim'inde muayyen bir fıkhî mezhebi iltizâm etmediğini, dört mezhep imamının her birine bazen muvâfakat bazen de muhâlefet ettiğini belirtmektedir. Fıkhında ve fetvâlarında sâhabe ve tâbiûna dayandıktan sonra, fukahâdan herhangi birine muhâlefet ya da muvâfakat etmiş olması onun için önemli değildir.

Muhammed Zekeriyyâ el-Kândehlevî ise konuyu enine boyuna incelemiş, el-Gangohî'nin Lâmiu'd-Derârî adlı şerhi için yazmış olduğu Mukaddime'nin 9. faslını tamâmen bu konuya ayırmıştır. Buna göre; her ne kadar Abdü'l-Hay el-Leknevî en-Nâfiu'l-Kebîr adlı eserinde İmam Şafiî'den sonra artık mutlak müctehidin bulunmadığını söylüyorsa da, Nevevî'nin Takrîb'i ve Süyûtî'nin Tedrîb'inde zikri geçen metbû' imamlar içerisinde Evzâî (v.157/773), İshâk b. Râhûye (v.238/852), Dâvûd ez-Zâhirî (v.290/902) ve Taberî (v.310/922) de vardır. Bunlar arasında Buhârî'nin zikredilmeyişi onun kendine tâbî olunan imamlardan olmadığını göstermekle birlikte, Şâfiî'den sonra da bu tip müctehidlerin varlığını ispat eder. Abdü'r-Reşîd en-Nu'mânî Mâ Temessü ileyhi'l-Hâce limen Yutâliu 'bne Mâce adlı eserinde Sübkî'nin Buhârî'yi Şâfiî saymasına karşı, Allâme Nefîsü'd-Dîn Süleyman b. İbrâhîm el-Alevî'nin onun diğer dört mezheb imamı gibi kendi başına müctehid imam olduğu şeklindeki îtirâzını kaydeder. Şah Veliyyullah ed-Dehlevî el-İnsâf fî Beyâni Sebebi'l-İhtilâf'da Buhârî'nin İmam Şâfiî'ye müntesib ve fıkhî konuların çoğunda ona mutâbık olmakla birlikte birçok yerde de muhâlif düşğünü belirtirken; İbn Hacer Fethu'l-Bârî'de, Buhârî'nin fıkhî bahislerin çoğunu Şâfiî ve Ebû Ubeyd'den aığını ifade eder. İbn Kayyım el-Cevziyye ise İ'lâmü'l-Muvakkıîn'de Buhârî, Müslim ve Ebû Dâvud'un Ahmed b. Hanbel'in müntesibi olup onu tam anlamıyla taklîd ettiklerini söyler. Tâhir el-Cezâirî Tevcîhü'n-Nazar'da, Buharî ile Ebû Dâvud'un müctehid ve fıkıhta imam olduklarını İbn Teymiye'den nakleder. İbn Teymiye'ye göre geri kalan Sünen ve Sahîh sahipleri (ehl-i hadîsin mezhebi üzere) ne müctehid imamdırlar ne de herhangi bir âlimi taklîd etmişlerdir. Ancak Şâfiî, Ahmed, İshâk, Ebû Ubeyd v.b. hadis imamlarının görüşlerine meyletmişlerdir. Abdü'r-Reşîd en-Nu'mânî yukarıdaki alıntıları kaydettikten sonra kendi görüşünü serdeder. Buna göre Buhârî ve Ebû Dâvud da diğerleriyle aynı kategoridedir. Zira ictihadları fıkıh kitaplarına girmemiştir. Hattâ talebesi Tirmizî hocasının mezhebinden hiçbir şekilde bahsetmemiştir. Kândehlevî, Şâfiî olduğu iddiâ edilen Buhârî'nin fıkhî meselelerde Şâfiî'yle ihtilâf ettiği noktalardan bazılarını zikretmektedir: Öpmek sebebiyle abdest alma, tenâsül uzvuna dokunma, kadına dokunma, kulleteyn, besmeleyi cehren okuma, başa üç kere mesh etme, menînin temiz olması, tek kişi olan cemaatin imamla aynı hizada durması, Küsûf namazının keyfiyyeti, namazda konuşma gibi ihtilâf ettiği daha birçok mesele, Tercemeleri dikkatle inceleyenler tarafından görülecektir. Ayrıca Buhârî'nin Hanefî olduğunu ispat için İshâk b. Râhûye'yi zikretmeye de hâcet yoktur. Zirâ İshâk, Basra'da Abdu'rrahmân b. Mehdî ile olan yakınlığı sebebiyle sonradan Zâhirî fıkhına yönelmiştir. Onu bir tarafa bıraksak bile Buhârî'nin Hanefî olan şeyhleri (hadis aldığı kimseler) pekçoktur. Abdullah b. Mübârek (v.181/797), Yahyâ b. Saîd el-Kattân (v.198/813), el-Muallâ b. Mansûr (v.211/826), Ebû Âsım en-Nebîl (ed-Dahhâk b. Mahled) (v.212/827), Muhammed b. Abdillâh b. el-Müsennâ el-Ensârî (v.215/830), Mekkî b. İbrâhim el-Belhî (v.214/829), Nuaym b. Hammâd (v.228/842), el-Hüseyn b. İbrâhim, Hafs b. Ğıyâs (v.196/811), Ömer b. Hafs b. Ğıyâs (v.222/836), Fudayl b. Iyâd (v.187/802), Yahyâ b. Maîn (v.233/847), Vekî' b. Cerrâh (v.197/812), Yahyâ b. Eksem, Yahyâ b. Sâlih b. Vuhâzî (v.222/836), Yûsuf b. Behlül (v.210/825), Abdullah b. Dâvud el-Hureybî (v.212/827), İbrâhim b. Tahmân (v.168/784), Cerîr b. Abdi'l-Hamîd ed-Dabbî (v.187/802), el-Hasen b. Sâlih, Dâvud b. Rüşeyd (v.239/853), Zâide b. Kudâme (v.160/776), Zekeriyyâ b. Ebî Zâide (v.148/765), onun oğlu Yahyâ (v.183/799), Züheyr b. Muâviye (v.173/789), Muhammed b. Fudayl (v.195/810), Muğîre b. Miksem (v.134/751), Yezîd b. Hârûn (v.206/821) bunlardandır. Buhârî'nin şeyhi (kendilerinden hadis rivâyet ettiği) ve aynı zamanda Ebû Hanîfe'nin talebesi olan daha birçok şahıs mevcuttur. M. Z. el-Kândehlevî bütün bu mâlûmâtı sıraladıktan sonra kendi fikrini açıklamaktadır. Ona göre Buhârî, kendi başına müstakil bir müctehiddir. İmamların ihtilâf ettiği noktaları iyi bilen bir kimse Sahîh'in Terâcimini dikkatle incelediği takdirde bu sonuca varacaktır. Ancak mezhebinin diğer meşhur müctehidlerinki gibi nakledilmemiş olması, kendine tâbî olunan (metbû') bir İmâm olmayışı sebebiyledir. Buhârî'yi hiç kimse taklîd etmediği için mezhebi yayılmamıştır.

Görüldüğü gibi onun fıkhî yönünün belirlenebilmesi husûsunda üzerinde birleşilen ortak nokta, Sahîh'deki Terâcim'in keyfiyyetidir. Bu konu ileride ayrıca ele alınacaktır.

E. HOCALARI ve TALEBELERİ

Buhârî'nin hocalarının çok cüz'î bir kısmının isimleri yukarıda bazı vesilelerle zikredilmişti. Ca'fer b. Muhammed el-Kattân, Buhârî'nin: "1000'den fazla sika âlimden hadis yazdım. Elimde isnadını zikredemeyeceğim hiçbir hadis yoktur." dediğini kendisinden nakletmiştir. Varrâkı İbn Ebî Hâtim ise onun; "1080 kişiden hadis yazdım. İman hem söz hem de ameldir, demeyenden hiç yazmadım." şeklindeki ifadelerini nakletmektedir. Bu da Buhârî'nin hadis almada, karşısındaki şahısta birtakım akîdevî özellikler aradığını gösterir. Yine kendisinin tedlîse ihtiyaç duyan biri olmadığını ifâde sadedinde şöyle demiştir:" Şüphe duyduğum (áì İíå äÙÑ) bir adamın 10.000 hadisini terkettim. Başka birinin bir o kadar hattâ daha fazla hadisini de aynı sebeple terkettim.". Bu ifâdelerinden, Buhârî'nin 1000 sika şeyhden hâriç, sika olmayan birtakım zevâttan da hadis dinlediğini ancak onları bir kenara ayırıp eserlerine sokmadığını anlıyoruz. Hâkim en-Nîsâbûrî Kitâbü'l- Medhal'de ÃÓÇãì ÌãÇÚÉò ããä áã íÚÊãÏúåã ÃÈæ ÚÈÏö Çááå ÑÍãå Çááå ãõäİÑÏöíä Èá Öãøóåã Åáì ÛíÑöåã æÇÓÊÔúåÏ Èåã (Buhârî'nin tek başlarına itimâd etmediği için istişhâd için kullandığı ve başkalarıyla desteklediği râvîlerin isimleri) başğı altında, künyesiyle bilinenler dâhil 69 kişinin ismini vermektedir. Bu da, eserlerine alsa bile, zayıf ve şüpheli râvîlerin rivâyetlerine karşı muâmele tarzını izah etmektedir.

Hatîb, Târîhu Bağdâd'da Buhârî'nin meşhur şeyhlerinden 29'unu zikrederken, Hâkim Târîhu Nisabûr'da Mekke, Medîne, Şam, Buhâra, Merv, Belh, Herat, Nişapur, Rey, Bağdat, Vâsıt, Basra, Kûfe, Mısır ve Cezîre'de mütekaddimûn muhaddislerden olmak üzere, kendilerinden hadis dinlediği 90 kişinin isimlerini vermiştir. İbn Hacer bu zevâtı 5 tabakada toplamıştır:

1.Tabaka: Buhârî'ye tâbiûndan hadis rivâyet edenler, ki bunların hepsinin şeyhleri tâbiûndandır. Muhammed b. Abdillâh el-Ensârî (v.215/830), Mekkî b. İbrâhim (v.215/830), Ebû Âsım en-Nebîl (v.212/827), Ubeydullah b. Mûsâ (v.213/828), Ebû Nuaym el-Fadl b. Dükeyn el-Mullâî (v.218/833), Ebü'l-Muğîre el-Hûlânî (v.212/827), Hallâd b. Yahyâ (v.213/828), Ali b. Ayyâş (v.218/828), Isâm b. Hâlid (v.211-215/826-830) gibi. Meselâ Ebû Nuaym A'meş'den Buhârî'ye hadis rivâyet etmiştir.

2.Tabaka: Bir evvelki tabakada zikredilenlerle aynı çağda yaşadıkları halde, tâbiûnun sikalarından semâ'da bulunmamış olanlar. Âdem b. Ebî İyâs (v.220/835), Ebû Müshir Abdü'l-A'lâ b. Müshir (v.218/833), Saîd b. Ebî Meryem (v.224/838), Eyyûb b. Süleymân b. Bilâl (v.224/838), Haccâc b. Minhâl (v.217/832), Sâbit b. Muhammed ez-Zâhid (v.215/830) gibi Evzâî, İbn Ebi'z-Zi'b, Sevrî, Şu'be ve İmam Mâlik'in ashâbı olan zevât.

3.Tabaka: Buhârî'nin şeyhlerinin orta tabakasını teşkil eden ve Müslim'in de kendilerinden hadis aldığı bu zevât, tâbiûnla karşılaşmamışlar ancak Tebe-i tâbiînin önde gelenlerinden hadis almışlardır. Süleymân b. Harb (v.224/838), Kuteybe b. Saîd (v.240/854), Nuaym b. Hammâd (v.228/838), Ali b. el-Medînî (v.234/848), Yahyâ b. Maîn (v.233/847), Ahmed b. Hanbel (v.241/855), İshâk b. Râhûye (v.238/852), Ebû Bekr b. Ebî Şeybe (v.235/849), Osman b. Muhammed b. Ebî Şeybe (v.239/853) ve diğerleri. Bunlar Hammâd b. Zeyd, Leys, İbn Mübârek, Hüşeym ve İbn Uyeyne'nin ashâbıdırlar.

4.Tabaka: İlim tahsîlinde Buhârî'nin akrânı olmakla birlikte, ondan evvel hadis semâ' etmiş olanlar. Muhammed b. Yahyâ ez-Zühlî (v.252/866 ya da 258/871), Ebû Hâtim er-Râzî, Muhammed b. Abdi'r-Rahîm Sâika (v.255/868), Abd b. Humeyd, Ahmed b. en-Nadr (v.290/902), Muhammed b. İbrahim el-şencî (v.291/903) ve ed-Dârimî (v.255/868) gibi. Buhârî, kendi şeyhlerinden alma fırsatı bulamadığı ya da başkalarında bulunmayan hadisleri bunlardan tahrîc etmiştir.

5.Tabaka: İsnad ve yaş bakımından Buhârî'nin talebesi sayılan bir grup. Bunlardan bir faydaya binâen hadis dinlemiştir. Abdullah b. Hammâd el-Âmülî (v.269/882), Abdullah b. Ebi'l-Âs (ya da Ebi'l Kâdî) el-Harezmî, Hüseyn b. Muhammed el-Kabbânî (v.289/901), Muhammed b. İshâk es-Serrâc (v.313/925), Muhammed b. İsâ et-Tirmizî (v.279/892) ve diğerleri. Bu şahıslardan çok az şey rivâyet etmiştir. Osman b. Ebî Şeybe'nin Vekî' den naklettiği; "Bir adam üst tabakadan, kendi emsâlinden ve alt tabakadan tahdîsde bulunmadıkça âlim olamaz" sözüne ittibâen böyle yapmıştır. Hattâ kendisi de bir muhaddisin bunu yapmadıkça kâmil muhaddis olamayacağını bizzat ifâde etmiştir.

Nevevî'nin Ebü'l-Fadl Muhammed b. Tâhir el-Makdisî (v.507/1113)'den rivâyet ettiğine göre, o da Buhârî'nin Sahîh'inde kendilerinden hadis aldığı şeyhleri aynı şekilde beş tabakada incelemiştir. Ayrıca Zehebî de kendine göre Buhârî'nin şeyhlerini beş tabakaya ayırmıştır. Lafızlardaki ve verilen şahıs isimlerindeki benzerliğe bakılırsa, İbn Hacer'in her ikisinden de istifâde ettiği kuşkusuzdur. Makdisî beş tabakayı tarif edip örnekler verdikten sonra, bunun faydasını şöyle izah etmektedir: Meselâ Buhârî bir yerde (1.tabakadanolan) Mekkî b. İbrahimð Yezîd b. Ebî Ubeydð Seleme b. el-Ekva' şeklinde sahâbeye ulaşırken, başka bir yerde (3.tabakadan olan) Kuteybe b. Saîdð Bekr b. Mudarð Amr b. el-Hârisð Bükeyr b. Abdillah b. el-Eşeccð Yezîd b. Ebî Ubeydð Seleme b. el-Ekva' şeklindeki bir senedle sahâbeye ulaşmaktadır. Meseleyi bilmeyen bir kimse, yukarıdaki ilk tarîkde bazı râvîlerin düşğünü zannedebilir. Buhârî işte böyle bazen bir hadisi bir yerde nâzil olarak rivâyet ederken, bir başka yerde ise âli olarak rivâyet etmektedir. Buhârî pekçok zaman araya bir râvî koyarak İmam Mâlik'den rivâyette bulunurken, bazen Abdullah b. Muhammed el-Müsnedîð Muâviye b. Amrð İshâk el-Fezârî kanalıyla Mâlik'e ulaşmaktadır. Yine Şu'be ve Süfyân es-Sevrî'den bir tek râvî vâsıtasıyla tahdîs edebildiği gibi, arada üç râvî zikretmek sûretiyle de hadis aldığını görebiliriz. Hattâ bunların en garibi; Mâlik, Süfyân ve Şu'be'den yaşça daha küçük olup daha geç vefât eden Abdullah b. Mübârek'den hadis rivâyet ederken bazen arada onun ashâbından bir kişiyi zikretmekte, bazen de Saîd b. Mervânð Muhammed b. Abdi'lazîz b. Ebî Rizmeð Ebû Sâlih Selmûye tarîkiyle İbn Mübârek'e vâsıl olmaktadır. Buhârî, Sahîh'in hâricindeki bir eserinde bazı şahıslardan direkt olarak hadis alırken, Sahîh'de aynı kişilerden bir vâsıta ile hadis rivâyet etmektedir. Ahmed b. Menî' (v.244/858) ve Dâvud b. Rüşeyd (v.239/853) bunlardandır. Tersine; Sahîh'de vâsıtasız olarak kendilerinden hadis aldığı kimselere, başka yerde araya bir râvî koyarak ulaşğı da vâkîdir. Ebû Nuaym el-Fadl b. Dükeyn (v.219/834), Ebû Âsım en-Nebîl (v.212/827), el-Ensârî, Ahmed b. Sâlih (v.248/862), Ahmed b. Hanbel (v.241/855), Yahyâ b. Maîn (v.233/847) bunlardandır. Görüldüğü gibi Buhârî, çağdaşı da olsa bir kaynağa nasıl ulaştıysa, ulaşğı senedi aynen muhâfaza etmeye özen göstermiş, bunun sonucu olarak da doğrudan ulaşamadığı yakın kaynaklardan uzun senedlerle hadis rivâyet edebilmiştir. Bundan başka anlatılanlardan çıkardığımız bir sonuç daha vardır. Buhârî'nin âlî isnadları sülâsîdir. Ve bunlarda Hz. Peygamberle kendisi arasında sadece üç kişi bulunmaktadır. Müslim, Ebû Dâvud ve Nesâî'nin eserlerinde hiç bulunmayan sülâsî senedli bu hadislerin Sahih'deki adedi yirmiikidir.

Buhârî'nin talebesi olup ondan hadis yazanlar ise sayılamayacak kadar çoktur. Bunların başında Sahîh sahibi Müslim b. Haccâc gelir. Ayrıca Ebû İsâ et-Tirmizî, Ebû Abdi'r-Rahmân en-Nesâî, Ebû Bekr b. Huzeyme, Ebû Hâtim er-Râzî, Ebû Zür'a er-Râzî, Ebû İshâk İbrâhim b. İshâk el-Harbî (v.285/898), Sâlih b. Muhammed Cezere (v.293/905), Yahyâ b. Muhammed b. Sâîd, Muhammed b. Abdillah Mutayyen (v.297/909), İbn Ebi'd Dünyâ (v.281/894), Muhammed b. Yûsuf el-Ferebrî (v.320/932) önde gelen meşhur talebeleridir. İbn Hacer Buhârî'den hadis almış 45 önemli şahsiyetin isimlerini vermektedir. Bunlar içinde Buhârî'nin hocaları da bulunmaktadır. Bağdat'ta ondan en son hadis rivâyet eden el-Hüseyn b. İsmâil el-Mehâmilî (v.330/941)'dir.

Bu bahsi kapatmadan evvel, üçü de Sahîh sahibi olan üç talebesinin Buhârî hakkında söylediklerini nakletmek istiyoruz. Ahmed b. Hamdûn el-Kassâr'ın bildirdiğine göre Müslim b. el-Haccâc (v.261/874) Buhârî'nin yanına gelerek onu alnından öpş ve sonra şöyle demişti: "Bırak da ayaklarından öpeyim ey hocaların hocası, muhaddislerin efendisi ve ey hadisteki illetlerin doktoru!". Ebû İsâ et-Tirmizî: "Ne Irak'da ne de Horasan'da İlel'i, Târih'i ve senedleri Muhammed b. İsmâil'den daha iyi bilen birini görmedim." demektedir. Muhammed b. İshâk b. Huzeyme (v.311/923) ise Buhârî için şunu söylemiştir: "Gökkubbenin altında Rasulullah'ın hadisini Muhammed b. İsmâil'den daha iyi bileni görmedim.".

F. MİHNE HÂDİSESİ

Eserine olmasa da Buhârî'nin şahsına, daha doğrusu fikrine yöneltilen tenkitleri içine alan bu mesele tezimizin konusuna tamâmen uzak değildir. Bu sebeple buna da değineceğiz.

Bazı eserlerde kaydedildiğine göre Buhârî, aslında birkaç mihne hâdisesi yaşamıştır. Abdü'r-Reşîd en-Nu'mânî'nin ed-Dirâsât adlı eserinin hâmişinde bahsettiğine göre; babası İsmâil, Buhârî küçük yaştayken vefât edince, babasının arkadaşı olan Ebû Hafs el-Kebîr (v.217/832) Buhârî'ye sâhip çıkmış, onun ilk hocalarından olmuştu. Buhârî 16 yaşlarında çıktığı Hacc yolculuğunda Humeydî (v.219/834), Nuaym b. Hammâd el-Huzâî (v.228/842), İsmâil b. Ar'ara gibi Ebû Hanîfe karşıtlarından etkilenmiş, Târih'inde ve diğer eserlerinde bu ölçüsüzlerden! (ãä åÄáÂÁ ÇáãõÌÇÒİíä) duyduklarını nakletmişti. Buhâra'ya döndükten sonra ise fetvâ vermeye başladı. Şeyhi Ebû Hafs: Sen bu işin ehli değilsin, dediği halde onu dinlemeyerek devam etti. Hattâ, aynı koyunun sütünden içen karşı cinsden iki çocuğun, süt kardeşliği sebebiyle evlenmelerinin harâm olduğuna hükmetti. Bu nedenle halk onu Buhâra'dan çıkardı.

İkinci bir hâdise de el-Fusûlü'l-İmâdiyye adlı eserde zikredilmektedir. Fergâne'den Buhâra'ya gönderilen ve üzerinde Ebû Bekr b. Hâmid, İmam Ebû Hafs ez-Zâhid ve Ebû Bekr el-İsmâilî'nin imzâlarının yeraldığı bir bildiride, İmân'ın gayr-ı mahlûk olduğu, mahlûk olduğunu söyleyenin kâfir olacağı tebliğ edilmişti. Bu sebeple Buhâra'dan birçok kişi çıkarıldı. Bunlar arasında Sahîh sahibi Muhammed b. İsmâil de bulunuyordu. el-Cevâhiru'l-Mudîe'de de zikri geçen bu olaylar, Ebû Hafs el-Kebîr hayattayken vukû bulmuştu. Ebû Hafs hicrî 217'de vefat ettiği zaman Buhârî 23 yaşındaydı.

Cemâlü'd-Dîn el-Kâsımî,ÑÏø İöÑúíÉò Úáì ÇáÈÎÇÑí başğını koyduğu bir fasılda ilk hâdiseyi konu edinmiştir. Hanefî usulcülerden Ebü'l-Berekât en-Nesefî (v.710/1310) Keşfü'l-Esrâr adlı eserinin girişinde bir hadisçinin fıkhı bilmediğini, bu sebeple birçok hatâ yapabileceğini belirttikten sonra buna örnek olarak -İŞÏ Ñõæì lafzıyla- Buhârî'nin yukarıda sözü edilen fetvâsını kaydetmiştir. Kâsımî, Buhârî'nin eserlerinde geçmeyen kaynağı belirsiz bu iddiânın son derece gülünç ve garip olduğunu belirtmiş, dokuz maddeden oluşan itirazlarını sıralamıştır. Bu maddelerden biri, atılan iftirânın sebebine dâirdir. Belki de Sahîh'de İmam Ebû Hanîfe'yeæ ŞÇá ÈÚÖ ÇáäÇÓ sözüyle işaret eden Buhârî'ye kızan biri, Ebû Hanîfe'nin intikâmını almak için bu iftirâyı atmış olabilirdi. Kâsımî'ye göre bu tabir, onun kıymetini eksiltmek ya da gözden düşürmek için söylenmiş değildir. Bilakis Buhârî, İmâm'a olan saygısından dolayı böyle yapmış, açık isim vererek reddetmekten kaçınmış ve müphem lafzı tercîh etmiştir. Zira Buhârî'nin kabul etmediği görüş sadece Ebû Hanîfe'ye değil, ondan önce veya sonra yaşamış olup aynı fikirde olan başka âlimlere de âit olabilirdi. Öyleyse sâdece ona hasretmek doğru olmazdı. İşte Buhârî'nin münâkaşa edebine böylesine riâyetinden dolayı Hanefî sempatizanları bilakis ona teşekkür etmelidirler. el-Leknevî (v.1304/1886) ise æ åì ÍßÇíÉñ ãÔåæÑÉ İí ßÊõÈö ÃÕÍÇÈöäÇ dedikten sonra, bu olayın doğruluğuna ihtimal vermediğini belirtmektedir.

Zikri geçen ikinci olaya ise mu'teber kaynakların hiçbirinde rastlayamadık. Ayrıca el-İsmâilî'nin Buhârî ve onun Sahîh'i hakkındaki sözlerinin küçük bir kısmını evvelce kaydetmiştik. Bu nedenle her iki hâdiseye de şüpheyle bakmaktayız.

Üçüncü ve asıl meşhur olan mihne ise, hicrî 250'de Nişapur'da meydana gelen olaydır. Devrin siyâsî yapısıyla yakın alâkası vardır. Buhârî'nin: "Onları tekfîr etmeyeni câhil sayarım" dediği Cehmiyye'nin akislerini taşıyan Mu'tezile mezhebi, Abbâsî'lerin (132-656/749-1258) en ihtişamlı devirlerini yaşadıkları zamanlarda baştaki halîfelerin siyâsî görüşlerine de nüfûz ederek bazı kanlı olayların cereyânına sebebiyet vermişti. Mu'tezile kelâmcılarının hadisçiler üzerindeki tehakkümlerine devletten de destek sağlayarak başlattıkları bu sıkıntı devresi, onaltı yıl kadar devam etmiştir. Başta kadı Ahmed b. Ebî Duâd (v.240/854), Bişr el-Merîsî (v.218/833) ve Sümâme b. Eşras (v.213/828) gibi ileri gelen mu'tezilî âlimlerin fikirlerinden etkilenen el-Me'mûn'un hilâfetinin (198-218/813-833) son yılında başlayan fitne, el-Mu'tasım (218-227/833-842) ve el-Vâsık (227-232/842-847)'la devâm etş, nihâyet el-Mütevekkil'in ahd-i hilâfetinde (232-247/847-861) hadis ulemâsının îtibarlarının iâdesiyle sona ermiştir. İhtilâfa yol açan mesele, Allah'ın sıfatlarının kadîm olup olmadığıdır. Mu'tezile Sıfât-ı Meânî'yi (Hayat-İlim-Sem'-Basar-İrâde-Kudret-Kelâm-Tekvin) teaddüd-i kudemâ endîşesiyle reddetmiş, bunlardan İrâde Kelâm'ı Sıfât-ı Fi'liyye (Terzîk-Tahlîk-İhyâ-İmâte v.b.) grubuna dâhil etmişlerdir. Onlara göre bu tür sıfatların hepsi ÍÇÏËÉñ ÛíÑõ ŞÇÆãÉò Èå dir. Dolayısıyle Allah kelâmı olan Kur'an-ı Kerim onların nazarında mahlûktur. Ehl-i Sünnet'e göre ise Kelâm sıfatı, Allah'ın zâtıyla kâimdir ve kadîmdir. Bu sıfatın bir nev'i olan Kur'an'ın mânâsı ve medlûlü de aynı şekilde kadîmdir. Memnû ve müstahîl olan; zâtların teaddüdüdür, yoksa bir tek zâtta bir çok sıfatın bulunmasında mahzûr yoktur. Mahlûk olan, insanın fiilleridir. Yani Kur'an'ın dillerde telaffuz edilen ve elde yazılan harfleri hâdis ve mahlûktur. İşte kısaca arzettiğimiz bu îtikâdî mesele yüzünden, Ahmed b. Hanbel, Ahmed b. Nasr el-Huzâî, Ebû Ya'kûb Yûsuf b. Yahyâ el-Büveytî gibi meşhur âlimler siyâsî otoritelerin baskısı altında ezilmişler hattâ işkencelere mâruz kalmışlardı. el-Mütevekkil'in 232/847'de halîfe oluşuyla devlet bazında sünnîleşme devri başlayınca ulemâ arasında evvelkinin tersine bir hassâsiyet oluşmuş, hattâ bu, yıllar sonra Buhârî'nin aleyhine kullanılan bir silah olabilmişti.

Buhârî 250 tarihinde Nişapur'a geldiği zaman Müslim'in ifâdesiyle şehrin 2-3 merhale (merhale=2 saat) dışında, içlerinde Muhammed b. Yahyâ ez-Zühlî'nin de bulunduğu Nişapur ulemâsı tarafından karşılanmış daha sonra Buhâralıların evine (ya da külliyesine) yerleştirilmişti. ez-Zühlî o gelmeden önce Nişapur'un önde gelen hadis şeyhiydi. Önceleri talebelerine Buhârî gibi sâlih bir zâtın meclisine gidip ondan hadis dinlemelerini söylemişti. Buhârî'nin ilmine öylesine hürmetkâr idi ki, Ebû Osmân Saîd b. Mervân'ın cenâzesinde ona râvîlerin isimleri, künyeleri, hadislerin illetleri hakkında sorular soruyordu. Fakat Nişapur'da kaldığı beş sene zarfında Buhârî'nin meclisleri, görğü îtibardan dolayı dolup taşınca, ez-Zühlî'nin talebesi azalmıştı. İşte bundan sonra hased ve gurur araya düşmanlık soktu. Buhârî'nin Nişapur'a ilk geldiği günlerde ez-Zühlî, Müslim ve arkadaşlarını: "Buhârî'ye Kelâmî konulardan sormayın. Bizim görüşümüzün tersine cevap verirse aramız açılır. Horasan'da ne kadar Nâsıbî (Harûrî), Râfızî, Cehmî ve Mürciî varsa bize karşı şamata ederler." diye tenbihlemiş bir yandan da Buhârî'nin ÇááİÙõ ÈÇáŞÑÂä ãÎáæŞ dediğini hadisçiler arasında yaymıştı. Nitekim iki üç gün sonra meclisteki birisi tarafından Buhârî'ye Kur'an'ı telaffuz etmenin mahluk olup olmadığı soruldu. O da ÃİÚÇáäÇ ãÎáæŞÉñ æ ÃáİÇÙäÇ ãä ÃİÚÇáöäÇ diye cevap verdi. Bunun üzerine soruyu soran kişi, ŞÏ ŞÇá:áİÙì ÈÇáŞÑÂä ãÎáæŞñ diyerek ortalığı velveleye verdi, insanlar birbirleriyle kavgaya tutuştular ve bundan sonra da Buhârî'nin meclisini terkettiler. Bir başka sefer kendisine aynı soruyu soranlara, Yahyâ b. Saîd el-Kattân (v.198/813) ile Abdu'r-Rahmân b. Mehdî (v.198/813)'nin ÃÚãÇá ÇáÚÈÇÏö ßáøõåÇ ãÎáæŞÉñ sözleriyle cevap veren Buhârî, biraz evvel zikredilen ifâdelerinde neyi kastettiğini ortaya koymuştu. Ancak maksadını anlamaya yanaşmayanlar ona ta'nettiler ve "Sen bu sözden dönersen biz de sana döneriz" dediler. Buhârî ise; "Söylediğiniz şeyde benimkinden daha kuvvetli bir delil getirmediğiniz müddetçe olmaz." diyerek karşılık verdi. Yaklaşık bir ay sonra ez-Zühlî: "Onun meclisine giden bizimkine gelmesin." diyerek açıkça tavır aldı. Bununla birlikte Müslim b. Haccâc Buhârî'nin meclislerine devam etti. Nihâyet ez-Zühlî "Lafz meselesini kabul eden bir kimsenin bizim meclisimizde bulunması helâl değildir" deyince, Müslim ridâsını sarığının üstüne atarak herkesin önünde meclisi terketti. Ahmed b. Seleme (v.286/899) de ona tâbî oldu. Daha sonra Müslim, ez-Zühlî'den yazdığı tüm hadisleri develerin/devecinin sırtında ona geri gönderdi. Bu iki talebesinin kendisini terkedişini müteâkip ez-Zühlî, "Bu adam benimle aynı şehirde oturmasın" diyerek nihâî tavrını ortaya koyunca, Buhârî işin âkibetinden korktu ve şehri terketti. Rivâyetlere bakılırsa Buhârî Nişapur'dan çıktıktan sonra Merv ve Rey'e de uğradı. Muhammed b. Yahyâ ez-Zühlî her tarafa Nişapur'da cereyan eden hadiseyi haber etmiş olsa gerek ki, Merv'e gelişinde Buhârî'yi karşılayan Ahmed b. Seyyâr, bu meselede onunla birlikte olduğunu ancak umûmun bunu kabul edemediğini söyleyince, "Bana Hak bildiğim şeyden sorulur da ondan gayrısını söylersem, Cehennem ateşinden korkarım." diye cevap verdi. Abdurrahmân b. Ebî Hâtim'in el-Cerh ve't Ta'dîl (7/191)'de haber verdiğine göre Buhârî 250'de Rey'e geldiğinde, ez-Zühlî'nin mektubu üzerine babası Ebû Hâtim ve Ebû Zür'a onun hadisini terkettiler.

Muhammed b. Nasr el-Mervezî (v.294/906) ve Ebû Amr el-Haffâf (v.299/911)'ın bildirdiklerine göre, Buhârî her ikisine de: áİÙì ÈÇáŞÑÂäö ãÎáæŞ demediğini, bunu kim iddiâ ederse yalancı olduğunu ifâde etmiştir. Bu sözleri, lafzdan 'melfûz'un kendisini' yani 'Kelâmu'llâh'ı' anlayanlar için söylediği kuşkusuzdur. Buhârî'nin mahlûk olduğunu iddiâ ettiği şey, telaffuz anlamındaki Lafz'dır. Zira Buhârî, kulların hareketlerinin, seslerinin, elde ettiklerinin ve yazdıklarının mahlûk olduğunu, ancak satırlarda/sahifelerde tesbit olunmuş, mübeyyen/metlüv olan ve aynı zamanda {Èá åæ ÂíÇÊñ ÈíøöäÇÊñ İí Õ쾄 ÇáøĞíä ÃõæÊõæÇ ÇáÚáãó} âyeti gereğince kalplerde idrâk edilen Kur'an'ın Allah'ın Kelâmı olduğunu, yaratılmadığını kendisi beyân etmektedir. Bugün elimizde mevcut olan Halku Ef'âli'l-İbâd adlı eserinde, Kur'an'ın mahlûk olmadığını ispat için serdettiği 116 adet delil bulunmaktadır. Buhârî'nin: "Bu uğursuz bir meseledir. Bu mesele yüzünden Ahmed b. Hanbel'in başına gelenleri gördüm ve bu konuda konuşmamaya karar verdim." diyerek atıfda bulunduğu hocası İmam Ahmed, bu meseleye dâir söz sarfetmenin hattâ áİÙì ÈÇáŞÑÂä ãÎáæŞ demenin bile bid'at olduğunu söylemekteydi. Buhârî'ye karşı yapılan hücumların sebebi biraz da budur. Az önce naklettiğimiz sözleri ise, asıl maksadı anlayamayanlara karşı bir izah niteliğindedir.

İbn Kayyim el-Cevziyye mevzû bahs olan ihtilâfı fevkalâde çözümlemiştir. Şöyle diyor: "İmam Ahmed ve Ehl-i Sünnet ashâbı ile Buhârî'nin mezhebi aslında birdir. Ancak bazı kimseler İmam Ahmed'in ãä ŞÇá áİúÙöì ÈÇáŞÑÂä ãÎáæŞ¡İåæ Ìóåúãöìøñ. æãä ŞÇá ÛíÑõ ãÎáæŞò¡İåæ ãÈÊÏöÚñ sözünden kasdını anlamamış ve onun mutlak olarak reddine temessük etmişlerdir. Buhârî'nin şöhretinden dolayı ona karşı duyulan gizli bir hased sebebiyle, bu durum Ehl-i Hadis arasında fitne doğurmuştur... Buhârî bu meseleyi kendisine muhâlefet edenlerden daha iyi bilmektedir. İmam Ahmed ise sedd-i zerîa açısından, lafzın mahlûk olduğunu ya da olmadığını söylemeyi mutlak olarak men'etmiştir. "Kur'an'ı telaffuzum mahlûk değildir" denilmesini men'etmiştir, zira bunda selefin sözünden ayrılma sözkonusudur. Çünkü onlar "Kur'an mahlûk değildir" demişlerdi. Kur'an, mânâ ve lafzın herikisine birden şâmildir (mütenâvildir). Eğer lafzı ayrıca tahsîs ederek gayr-ı mahlûk olduğu söylenirse bu, kelâmda ziyâdelik ya da mânâda eksiklik varmış gibi bir izlenim doğurur. Halbuki Kur'an'ın tümü gayr-ı mahlûktur. Lafzın tahsîsine (öne çıkarılmasına) hiç lüzum yoktur. Ahmed b. Hanbel'in mutlak olarak nefy ve isbâtı menetmesi, onun dili ve sünneti çok iyi bilmesinden ileri gelir. Zira lafızla iki şey kasdedilir: a) Telaffuz olunan şey (melfûz), ki bunda kulun dahşli yoktur, b) Kulun telaffuzu ve kulun fiilidir. Eğer lafzın mahlûk olduğu söylenirse birinci mânâ akla gelebilir ki bu hatâdır. Yok eğer lafzın mahlûk olmadığı söylenirse bu sefer de ikinci mânâ akla gelebilir ki bu da yanlıştır. İmam Buhârî ise kulun yaptığı ile Rabbin yaptığı şeyi tefrîk ederek kullara âit olan kesb, hareket, ses ve telaffuza mahlûk demiş, Muhammed (s.a.v.)'in Cebrâil'den onun da Allah Teâlâ'dan işittiği Kur'an'a yani Melfûz'a mahlûk denilmesini ise nefyetmiştir. Bu konudaki şüpheleri giderecek açıklamaları Halku Efâli'l-İbâd adlı eserinde yapmıştır. Buhârî'nin orada belirttiği gibi her iki grub da (telaffuzun mahlûk olmadığını söyleyenlerle tilâvet ve kırâatin mahlûk olduğunu söyleyenler) Ahmed b. Hanbel'in mezhebinin inceliğini aış ve araştırmamışlardır. Ahmed b. Hanbel ve diğer ehl-i ilimden bilinen odur ki; Allah'ın kelâmı mahlûk değildir. Onun dışında kalan mahlûktur. Her iki taraf da kendi görüşlerinin İmam Ahmed'e âit olduğunu zannetmişler, yanılmışlardır. Halbuki iki grubun da yanıldığı ve isâbet ettiği noktalar vardır. Birinci grubun hatası; Kur'an'ı okuyan kişiden duysesi Rabbin zâtı ile kâim olan sesle aynı tutmalarıdır. İkinci grubun hatası; Allah'tan Rasûlullah'a ulaşan ve arapça olan Kur'an'ın mahlûk olup Rabbin kelâmı olmadığını, zira Allah'ın kelâmının kendisiyle kâim olan bir mânâdan ibâret olup sûre, âyet, harf veya arapçadan ibâret olmadığını söylemeleridir. İmam Ahmed'in vefâtından sonra bu iki fırka arasında harb süregelmiştir. Buhârî, Ahmed b. Hanbel ve diğer sünnet imamları iki fırkanın da sözlerinden berîdirler. İbrâhim el-Harbî'den rivâyet olunduğuna göre kendisi bir gün Ahmed b. Hanbel ile otururlarken adamın biri çıkıp geliyor ve bir topluluğun Kur'an'ı telaffuzun mahlûk olduğunu söylediklerini iletiyor. Bunun üzerine İmam Ahmed şöyle diyor: 'Bir kul Kur'an ile Allah'a beş şekilde yönelir. Kalbiyle ezberler, lisânıyla okur, kulağıyla duyar, gözüyle bakar ve eliyle yazar. Kalb mahlûktur, ancak ezberlenen (mahfûz) mahlûk değildir. Tilâvet mahlûktur, ancak tilâvet olunan (metlüv) mahlûk değildir. İşitme mahlûktur, ancak işitilen (mesmû') mahlûk değildir. Bakış mahlûktur, ancak bakılan (el-manzûru ileyh) mahlûk değildir. Kitâbet mahlûktur, ancak yazılan şey (mektûb) mahlûk değildir."

Buhârî, başına gelenlerden sonra memleketine döner. Buhâra'nın 1 fersah dışında kurulmuş çadırlarda tüm şehir halkı tarafından karşılanır. Üzerine altın ve gümüş paralar dökülür. Bir süre Sikketü'd-Dihkân'da meskûn olur. Goncar'ın Tarih'inde haber verdiğine göre, bir gün (Halife Ebû Ahmed b. Tâhir el-Huzâî'nin) Buhâra Valisi Halid b. Ahmed ez-Zühlî, Buhârî'ye elçi göndererek Sahîh'ini, Târih'ini ve diğer kitaplarını kendisinden dinlemek üzere getirmesini ister. Buhârî elçiye: "Ben ilmi zelîl etmem ve insanların (veya sultanların) kapılarına taşımam. Eğer ilme ihtiyâcın varsa mescidimde ya da evimde hazır ol. Eğer bu hoşuna gitmediyse, sen sultansın beni hadis meclislerinden men'et, ki böylece Kıyâmet günü Allah'a karşı bir özrüm olsun. Çünkü ben, Nebi (s.a.v.)'in; 'Kim ilimden sorulur da onu gizlerse, boynuna ateşten gem vurulur.' hadisi gereğince ilmimi gizlemem." diyerek haber gönderir. Hakim en-Nîsâbûrî'nin Târih'inde bildirdiğine göre ise, Vali Halid b. Ahmed Buhârî'nin evine gelerek çocuklarına adı geçen kitapları okutmasını ister. Buhârî bunu kabul etmeyince, bu sefer elçi göndererek çocukları için başkalarının bulunmadığı ayrı bir meclis tertîb etmesini talep eder. Buhârî: "Hadis semâını bir gruba tahsis edemem" diyerek yine reddeder. İşte bu hâdiseler arada büyük bir gerginliğin oluşmasına yol açar. Bu arada Nişapur'daki Muhammed b. Yahyâ ez-Zühlî'den lafız meselesinde söyledikleriyle ilgili bir mektup gelir. Hâlid b. Ahmed, Hureys b. Ebi'l-Verkâ ve diğer ulemâdan Buhârî'nin aleyhine yardım ister. Onlar da Buhârî'nin mezhebi hakkında tenkitlerde bulunurlar. Buna dayanarak -gelişinden bir ay geçmeden- Vali onu şehirden çıkarır. el-Leknevî'nin bildirdiğine göre, Vali'ye yardım edenler arasında, Ebû Hafs el-Kebîr'in oğlu Muhammed b. Ahmed b. Hafs es-Sağîr (v.264/877) de vardır. Ancak el-Keşmîrî, bu zâtın yolculuklarda Buhârî'ye yoldaşlık ettiğini ve karşılıklı hediyeleştiklerini hatırlatarak hikâyeyi doğru bulmaz.

Böylece, Buhâra vâlisi tarafından İslâm'a sokulan Muğîre'nin torunu, yine bir Buhâra vâlisi eliyle bu şehirden çıkarılmıştır. Şehri terkeden Buhârî, önce biraz aşağıda kalan Ribatlardan Bîkent (Beykent)'e gider. Sonra oradan Semerkand'in köylerinden olan Hartenk'deki akrabalarının yanına geçer. Vefât edinceye kadar burada ikâmet eder.

G. ESERLERİ

Buhârî'nin, büyüklü küçüklü birçok te'lîfi vardır. İbn Hacer el-Câmiu's- Sahîh dışında 20 adet eserin isimlerini râvîleriyle birlikte zikretmiştir. Abdü'l-Ğanî Abdü'l-Hâlık ise 25 isim vermektedir. (Diğer eserlerden de istifâde etmek sûretiyle) bunları şöyle sıralayabiliriz:

1. el-Edebü'l-Müfred: el-Câmiu's-Sahîh'in 78. bölümünü teşkîl eden ßÊÇÈ ÇáÃÏÈ den farklı ve müstakil olduğu için bu isim verilmiştir. 644 bab başğı altında, toplam 1322 eser ve hadisten müteşekkildir. Bunların 383'ü sahâbe veya tâbiûn kavlidir. el-Câmiu's-Sahîh, daha çok mütehassıslar için hazırlanmışken, bu eserde konular günlük hayatın pratikleri dikkate alınarak tesbît edilmiştir. Aynı zamanda senedlerde diğeri kadar sıkı şartlar aranmamış, oraya alınamayan pek çok hadis burada sunulmuştur. Kitabı müellifinden rivâyet eden Ebü'l-Hayr Ahmed b. Muhammed b. el-Celîl (ya da el-Halîl) b. Hâlid b. Hureys el-Buhârî el-Kirmânî el-Bezzâr'dır. Baskıları: 1304-1306 Hindistan, 1309 İstanbul, 1346,1349 ve 1375 Kahire, 1969 Hımıs, 1970 Taşkent.

2. et-Târîhu'l-Kebîr: Sahâbe dâhil olmak üzere râvî tabakâtına ve tanıtımına ayrılmış bir eserdir. Buhârî'nin, künyeleriyle bilinenlere ayırdığı Kitâbü'l- Künâ adlı müstakil eserindeki (Haydarâbad 1360) 993 şahsı da ilave edersek, toplam 13.782 râvînin tanıtımı yapılmıştır. İki kitap karşılaştırıldığı takdirde 189 kişinin mükerrer olduğu görülecektir. Böylece asıl rakam 13.593 olmaktadır. Eser alfabetik olarak düzenlenmiştir. Bu çalışmasıyla Buhârî, Tabakât nev'inde alfabetik tasnif çığırını açan ilk müelliftir. Zehebî, et-Târîhu'l-Kebîr'de zikri geçenlerin sayısını 40.000 küsur olarak vermektedir. Aynı rakamı el-Kettânî'de de (v.1345/1926) görmekteyiz. Eğer verilen rakam yanlış değilse, Buhârî'nin aynı konuda daha mücessem bir eserinin varlığı akla gelmektedir. (Buhârî'nin musannefâtı arasında sayılan et-Târîh fî Ma'rifeti Ruvâti'l-Hadîs ve Nakaleti'l-Âsâri ve's-Sünen ve Temyîzü Sikâtihim min Duafâihim ve Târîhu Vefâtihim adlı bir eserle, et-Tevârîh ve'l-Ensâb isimli bir başka eseri daha vardır ki bunların yazmaları hâlen mevcut olup, hacimleri küçüktür). Kitabın râvîleri Ebû Ahmed Muhammed b. Süleymân b. Fâris, Ebü'l-Hasen Muhammed b. Sehl b. Kürdî en-Nesevî (ya da el-Fesevî), Ebü'l-Hüseyn Abdü'l-Hak b. Abdi'l-Hâlık b. Ahmed b. Abdi'l-Kâdir b. Muhammed b. Yûsuf'dur. Kitap içerisinde geçen tüm râvî ve hadislerin müstakil bir fihristi yapılmıştır. Hadislere âit 277 sahifeden oluşan fihristte 6000'e yakın hadis sıralanmıştır. Bu da râvî sayısının yaklaşık yarısı demektir. Hicrî 252'de vefat eden bir râvînin de tanıtılanlar arasında yer alması, eserin ikmâl edildiği tahmînî zamanı belirlemektedir.

Buhârî'nin Târih'deki hatâlarını gösteren, kendi devrinde yaşayan muhaddislerden Ebû Zür'a ve İbn Ebî Hâtim er-Râzî'nin kaleme aldıkları, Beyânü Hatai Muhammed b. İsmâil el-Buhârî fî Târîhihî adlı bir eser de matbû olarak elimizde mevcuttur. 771 ismi muhtevîdir. Kitabın musahhihi Abdu'r-Rahmân b. Yahyâ el-Muallimî, bu rakamın yarısından fazlasının müelliflere ulaşan eksik nüshadan kaynaklandığını, Buhârî'nin kendi tashîhiyle en son şeklini alan ve bugün elimizde mevcut olan nüshada mezkur yanlışların bulunmadığını belirtmektedir. Baskıları: 1361-1364 Haydarâbad, (?) Diyarbakır (Târih, Künâ, Hata' birarada).

3. et-Târîhu'l-Evsat: Râvîleri Abdullah b. Ahmed b. Abdi'sselâm el-Haffâf ve Zencûye b. Muhammed el-Lübbâd'dir. Bilindiği kadarıyla eser tam olarak günümüze gelmiş değildir. M. M. el-A'zamî, çok eksik bir nüshasının (56 varak) Hindistan'da mevcut olduğunu haber vermektedir. (Bankipur, 12/32, No.687). Eserin eksiksiz yazma nüshası, II. Dünya Savaşı'ndan evvel Almanya Devlet Kütüphânesi'nde bulunmaktaydı.

4. et-Târîhu's-Sağîr (Asğar): Buhârî'nin kendi ifadesiyle, Hz. Peygamber, muhâcirûn ve ensâr'ın târihi, tâbiûn ve sonra gelenlerin tabakâtı, vefatları, nesebleri, künyeleri ve rivâyet ettikleri hadisleri içine alan muhtasar bir kitaptır. Müellif buradaki şahısları et-Târîhu'l-Kebîr'den seçerek almıştır. Kronolojik tertible yazılmıştır. Râvîsi Abdullah b. Muhammed b. Abdi'r-Rahmân el-Aşkar'dır. Baskısı: 1324 Allahâbad, 1325 Ahmedâbad, 1976-77 Kâhire.

5. Kitâbü'd-Duafâ (Ed-Duafâü's-Sağîr): 418 şahıs isminden oluşan alfabetik tasnifli bu eser, et-Târîhu'l-Kebîr içinde zikri geçen râvîlerden zayıf olanlar biraraya getirilerek oluşturulmamıştır. Zira tahkîkini yapanİzzü'd-Dîn es-Seyrevân'ın dipnotları incelenirse sadece 103'ünün isimlerinin Târih'de yer aldığı görülür. Bu sebeple, müstakil bir çalışma olduğu kanaatindeyiz. Râvîleri, Ebû Bişr Muhammed b. Ahmed b. Hammâd ed-Dôlâbî, Ebû Ca'fer Mesîh b. Saîd ve Âdem b. Mûsâ el-Huvârî'dir. el-İsâbe'de Kitâbü'd-Duafâi ve'l-Metrûkîn ismiyle kayıtlıdır. Hattâ el-İsâbe'de eserin râvîsi olarak Ebü'l Hasen Muhammb. Şuayb el-Ğâzî'nin ismi verilmektedir. Belki de bu, müellifin aynı türde başİka ve daha hacimli bir eseridir. İlki ise matbûdur. Baskısı: 1323 (Agra) Haydarâbad, 1325 Allahâbad, 1984-1985 ve 1986 Beyrut.

6. Rafu'l-Yedeyn fi's-Salât ve el-Kırâatü Halfe'l-İmâm: Fıkıhla alâkalı olan bu iki eserin râvîsi, Buhârî'den Buhâra'da en son rivâyette bulunan Mahmûd b. İshâk el-Huzâî'dir. Birinci eser rükûya giderken ve kalkarken ellerin kaldırılması gerektiğini savunur. İkincisi ise imamın arkasında Fatihâ okumanın vücûbiyyeti hakkındadır. Ehl-i Rey'in bu konulardaki görüşlerine muhâlefeten yazılmışlardır. İlki, Kurretü'l-Ayneyn bi Raf'i'l-Yedeyn fi's-Salât ismiyle, ikinci eser ise Hayru'l-Kelâm fî'l-Kırâati Halfe'l-İmâm ismiyle birarada matbûdurlar. Baskıları: 1303 Hindistan, 1320 Kahire, 1256 Kalküta, 1299 Delhi, 1983 Kuveyt, 1985 Beyrut.

7. Halku Ef'âli'l-İbâd (ve'r-Red ale'l-Cehmiyye): O, Halku'l Kur'an meselesinde haklı olduğunu göstermek için te'lîf ettiği bu eserde; Allah'ın Kelâm sıfatını, kulların fiilerinin yaratılmış olduğunu Kur'an'ın ise mahlûk olmadığını ve Kader'i delillerle isbât etmiştir. Eserin râvîleri Ferebrî ve Yûsuf b. Reyhân b. Abdi's-Samed'dir. Baskısı: 1306 Delhi, 1985 Beyrut, 1992 İstanbul (Arapça aslı ve Türkçe tercümesi ile birlikte).

8. Akîde yahut Tevhîd: Eser Zâhiriyye kütüphânesi, hadis bölümü, No. 200'dedir. Hicrî 465 târihlidir.

9. el-Müsnedü'l-Kebîr: Tirmizî şârihi Mübârekfûrî (v.1353/1935), bu eserin İbn Teymiye eliyle yazılmış tam bir nüshasının Almanya (ÇáÌÑãäíÉ) Kütüphanesi'nde bulunduğunu haber vermektedir. Aynı bilgi, Sîretü'l-İmâmi'l-Buhârî'yi yazan Abdü's-Selâm el-Mübârekfûrî'nin (v.1342/1923) adı geçen eserinde oğlu Ubeydullah tarafından da verilmektedir. Bu zat, Almanya İlimler Akademisi Yazma Eserler Kütüphânesi'nde (ãßÊÈÉ ÇáãÎØæØÇÊ İì ÏÇÑ ÇáÚáæã ÈÃáãÇäíÇ) II. Dünya Savaşı'ndan evvel bulunduğunu söylemektedir.

10. Kitâbü'l-Mebsût (Mebsût fi'l-Hadîs): Mübârekfûrî bu eserin İbn Mende eliyle yazılmış bir nüshasının yine Almanya (Cermeniyye) Kütüphânesi'nde bulunduğunu bildirmektedir. Ubeydullah er-Rahmânî de II. Dünya Savaşı'ndan evvel orada bulunduğunu söylemektedir. Eserin râvîsi Vehb (ya da Müheyyib) b. Süleym'dir.

Buhârî'nin, elimizde matbû ya da mahtût olarak bulunmayan diğer eserleri şunlardır: Birru'l-Vâlideyn, Kitâbü'l-İlel, Kitâbü'l-Fevâid, Esâmi's-Sahâbe, Kitâbü'l-Eşribe, et-Tefsîru'l-Kebîr, Kitâbü'l-Hibe, Kitâbü'l-Vuhdân, Kitâbü'l-İ'tisâm, Meşyeha, el-Câmiu'l-Kebîr, el-Câmiu's-Sağîr, Ahbâru's-Sıfât, Kitâbü'l-Atîk, Kitâbü'l-İmân, Kitâbü's-Sünen fi'l-Fıkh.

H. VEFÂTI

Mihne hâdisesinin vatandan ayrılışla netîcelenmesi üzerine Buhârî, Hartenk'e geldi. Semerkand'in köylerinden olup şehre üç günlük (ya da 2-3 fersah) mesâfede bulunan Hartenk'te, akrabâlarından Ebû Mansûr Gâlib b. Cibrîl'in evinde misâfir oldu. Abdü'l-Kuddûs b. Abdi'l-Cebbâr es-Semerkandî'nin rivâyet ettiğine göre Buhârî bir gece namazının ardından: "Allahım genişliğine rağmen arz bana dar geldi. Artık beni katına al." diye duâ eder. Akabinde hastalanır ve bir ay geçmeden vefât eder. Hastalığının şiddetlendiği son gün, Semerkand'den bir elçi gelerek onu şehre davet eder. Davete icâbeten çarığını giyip sarığını sarar. Koluna giren ev sahibi Gâlib b. Cibrîl'in yardımıyla ata binmek üzere yirmi adım yürümeden, yanındakilere: "Gücüm kalmadı, beni bırakın." der. Pek çok duâ ettikten sonra yanı üzerine uzanır ve rûhunu teslîm eder. Kefenleninceye kadar vücûdundan çok fazla ter akmış, vasiyeti üzere içinde kamîs ve imâme bulunmayan üç beyaz bez ile kefenlenmiştir. Buhârî'nin kaldığı evde misafir bulunan (belki de onu götürecek olan elçi) ve defin işlerini üstlenen İbrâhim b. Muhammed, cenâzeyi Semerkand'e götürüp orada defnetmek istediyse de bir arkadaşı buna mânî olur. Kaynaklar Buhârî'nin hicrî 256 yılının Ramazan Bayramı ve aynı zamanda Cumartesi gecesi, yatsı namazından sonra ölğünde (ertesi gün öğle namazını müteâkip toprağa verildiğinde) ittifak hâlindedirler. Bilgisayar hesâbıyla Cumartesi gecesi, Ramazan bayramının 1. günü akşamına tesâdüf etmektedir. Yani Buhârî 1 Şevval 256 / 1 Eylül 870 Cuma'yı Cumartesiye bağlayan gece vefât etmiştir. (Doğumu gibi). Bu tarih, 14. Abbâsî Halîfesi el-Mühtedî'nin idâm edilip yerine el-Mu'temid'in geçirildiği 19 Haziran 870'den yaklaşık ikibuçuk ay sonrasına tesâdüf eder.

Buhârî bildiğimiz kadarıyla evlenmemiştir. Bazı kaynaklarda, onun Ahmed isminde oğlu olduğuna işaret eden bir rivâyete rastlamaktayız. Siyeru A'lâmi'n-Nübelâ ve Tabakâtü'ş-Şâfiiyyeti'l-Kübrâ'da Ebû Saîd Bekr b. Münîr'den: "Buhârî'ye, oğlu Ahmed'in gönderdiği bir ticâret malı taşınmıştı. Bazı tüccarlar ona gelerek 5000 dirhem kârla malı satın almak istediler..."şeklinde devam eden bir hâdise nakledilmektedir. Aynı rivâyeti Hatîb el-Bağdâdî ile İbn Hacer de zikretmektedirler. Târîhu Bağdâd'da ÃäİĞóåÇ Åáíå İáÇä denilmiş, Tağlîku't-Ta'lîk ve Hedyü's-Sârî'de ise malı kimin gönderdiği tasrîh edilerek Ebû Hafs ismi verilmiştir. Evvelce geçtiği üzere; İsmâil b. İbrâhim'in ölümünden sonra arkadaşı Ebû Hafs el-Kebîr (v.217/832), oğlu Buhârî ile yakından ilgilenmişti. Bu zâtın adı Ahmed b. Hafs'dır. İlk iki kaynakta Ahmed ismi verilerek yapılan yanlışğın sebebi belki de budur. Ayrıca Mişkâtü'l-Mesâbîh'de Tebrîzî (v.737/1336) ve onun şerhi Mirkâtü'l-Mefâtîh'de Aliyyü'l-Kârî (v.1014/1605), Buhârî'nin kendinden sonra neslini devam ettirecek bir evlat bırakmadığını söylemektedirler. Keşfü'l Hafâ sâhibi Aclûnî ise şöyle demektedir: "Zâhir olan Buhârî'nin evlenmediğidir. Onun evlendiğini ya da evlenmediğini ele alan hiç kimse görmedim. Ebû Abdillâh şeklinde künyelenmesi buna engel değildir. Zira künye (tekniye), küçük çocuk için bile istenen bir şeydir. Kezâ Buhârî'nin câriyesiyle ilgili kıssa da buna mânî değildir.".

Buhârî'nin büyük bir tüccar (ÏöåúŞóÇä) olduğunu, babasından kalan yüklü bir servetle hayâtını idâme ettiğini biliyoruz. Bu serveti mudârabe ortaklığı yapmak sûretiyle değerlendirmiştir. Günde 500 dirhem kazanıp, tümünü ilim uğruna sarfettiğini kendisi ifâde etmiştir. Kazandığını gizli, açık; gece, gündüz infâk etmiştir. Bununla birlikte memleketinden nafakası gelmediği için ot yediği, Basra'da elbisesiz ve parasız bir vaziyette çıplak kalıp kendisini bulan arkadaşları tarafından giydirildiği zamanlar da olmuştur.

Buhârî'nin az da olsa şiirleri vardır. Hâkim en-Nîsâbûrî'nin bazılarını zikrettiği beyitlerden biri şöyledir:

ÅÛÊóäöãú İí ÇáİÑÇÛö İóÖúáó ÑßæÚ İÚÓì Ãä íßæäó ãæÊõßó ÈÛÊÉğ

şßóãú ÕÍíÍò ÑÃíÊóõ ãöä ÛóíúÑö ÓóŞóãò ĞóåÈÊú äóİÓõå ÇáÕøÍíÍÉõ İóáÊÉğ

 

 

 

HADİS TENKÎDİ ÜZERİNDE BAZI MÜLÂHAZALAR

Sahih bir hadisin isnâdında aranan şart, râvîlerinin adâlet ve zabt şartlarını hâiz, senedinin ise muttasıl olmasıdır. Şüzûz ve illetden arınmışğı ise metninde aranan şartlardır. Bir hadis, isnâd bakımından sağlam oluşuyla sahîhu'l-isnâd adını alır. Ancak gerçek anlamda sahih hadis, diğer iki vasfı da hâiz olandır. Yani isnâdın sahihliği, bağlı bulunduğu hadis metninin sıhhatini gerektirmez. İlk muhaddisler, ellerinde mevcut hadis malzemesini gelecek nesillere aktarmak için oluşturdukları külliyât içerisine, bu beş şartı taşıyan hadisleri almaya gayret etmişlerdir. Eserlerine sonradan yöneltilen tenkitlerin yoğunluk derecesi, bu seçimdeki başarılarıyla orantılıdır.

Ahmed Naim (v.1934)'in ifâdesiyle: "Muhaddisin vazîfesi, nükûlü eslâftan ahlâfa nakletmektir. İçlerinde nakd-i ricâl, tâbir-i diğerle intikâd-ı esânîd ile meşgul olarak hadisin kavîsini zaîfinden ayırdetmek ve mütûnun teâruz ve tefâvütlerini göstermek vazîfe-i mühimmesini de deruhte etmiş olanlar varsa da, mânâ ve delâlet îtibâriyle nakd-i mütûn onlara âid değildir. Nakd-i mütûn ile uğraşan, fukahâ ve onların başında müctehidlerdir." Muhammed Zâhid Kevserî (v.1952) ise şöyle demektedir: "Vâkıa, muçoğunlukla sened yönünden hadis tenkîdiyle yetinmişler, seneddeki ızdırâba verdikleri önem kadar, hadis metnindeki ızdırâba önem vermemişlerdir. Goldziher yandaşlarının dâhilî tenkit dedikleri metin tenkîdini, fıkıh ve istinbât ehli yerine getirmiştir. Ve böylece iki grup (hadisçi ve fıkıhçılar) hadis tenkîdini paylaşşlardır." Gerçekten de bazı hadisler, senedlerindeki ricâlin tümünün sika oluşlarına rağmen, herkesin göremeyeceği billet-i kâdiha (hadisin sıhhatini bozan gizli sebep) ile ma'lûl olabilmektedirler. Bu nedenle, çok geniş bir sahayı kapsayan ilel-i hadîs, bazen o hadisi toplayan musannifin ilmini aşabilmekte ya da gözünden kaçabilmektedir. Bu tür rivâyetleri tenkit ve red işi, -eğer muhaddis aynı zamanda fakîh değilse- çoğunlukla fukahâ ve şârihlere kalmaktadır. Yukarıda sözlerini naklettiğimiz çağdaş âlimlerin fikrine, M. Reşid Rızâ, Tâhir el-Cezâirî, M. Zübeyr Sıddîkî ve M. Gazzâlî'nin de iştirâk ettiğini görüyoruz. Aslında bu zikrettiğimiz görüşler görünüşte, hadis ilminin ana gâyesini tesbît eden muhaddislerin, kendi koydukları kurallara aykırı davrandıkları gibi mantıksız bir sonuca ulaşmaktadır. Zira Dirâyetü'l-hadîs (Mustalahü'l-hadîs) ilminin konusu, râvî ile mervînin halleridir. Râvî ile sened, mervî ile metin kastedilir. Metinden müstağnî kalarak varılan sonuçlar, hadis ilmi açısından değer ifâde etmezler. Hadisleri değerlendirmede metnin rolü senedden büyüktür. Evvelâ, bir hadisin sahih ya da hasen oluşu mutlak değildir. Bu hüküm senedine mi, yoksa metnine mi âittir? izâhı gerekir. Bir haberin mütevâtirliği (râvîlerinin sayısından ziyâde, lafzının halk ya da âlimler arasında meşhur olması sebebiyle) metinle alâkalı bir durumdur. Keza sahih-hasen-zayıf arasında müşterek olan ıstılahların bir kısmında sâdece metnin durumuna bakılır. Meselâ merfû, mevkûf, muzdarib, müdrec, musahhaf, müselsel; metni ilgilendiren ıstılahlardır. Bir garîb hadisin meşhur, azîz ya da müstefîz hadislere muhâlefeti metin sebebiyledir. Şâz hadisdeki râvînin teferrüd ve muhâlefeti çoğu zaman metinde bulunur. Sika olan râvîlerin, metindeki ziyâdeleri de böyledir. İlletlerin bir kısmı da yine metinde bulunan kusurlardır. Maklûb hadis, bir yönüyle, metinde meydana gelen değişimin karşılığıdır. Lafzî-mânevî şevâhid ile mütâbeâtta, metinlerin birbirlerine uygunluğu aranır. Mevzû hadislerin alâmeti sayılan bütün deliller metinle ilgilidir. Mânâları görünüşte birbirine zıt iki sahih hadisin, cem', tercîh ve nesh metodlarından biriyle vuzûha kavuşturulması demek olan Muhtelifü'l-hadîs ilmi ile; Akıl, his, ilim ve dînin kesin kâidelerine muârız gözüken sahih bir hadisin te'vîli demek olan şkilü'l-hadîs ilmi, konularını tamâmen metne hasr etmişlerdir. Senedi bir hedefe varmak için kullanan muhaddisler nezdinde, rivâyet edende titiz davranılmasının sebebi, rivâyet edilenin sıhhatini meydana çıkarmak içindir. Dış görünüşe aldanılmadığı takdirde, muhaddislerin senedden ziyâde metin üzerinde durduklarını kabul etmek gerekir. Hz. Peygamberin Cehennemle inzâr ettiği zümreye dâhil olmamak ve ona yalan isnâd etmemek için hadisin lafzan edâsında senedden çok metin üzerinde dikkat gösterilmiştir. Meselâ, ilk muhaddislerden Kâsım b. Muhammed, Recâ b. Hayve ve İbn Sîrîn, rivâyet ettikleri hadislerin her kelimesinde fevkalâde titizdiler.

Müsteşrikler ise bunun aksini iddiâ edegelmişlerdir. Reinhart Dozy (v.1883), Alois Sprenger (v.1893), Ignaz Goldziher (v.1921) ve daha sonra Leone Caetani (v.1935), Gaston Şhite, Joseph Schacht (v.1969) gibi hadis ilmindeki araştırmalarıyla meşhur olan şarkiyatçılar, senedle metni ayrı ayrı mütâlaa etmişler, bir hadisin metninin sıhhatini tesbît için senedden başka bir yol olmadığını savunmuşlardır. Bu fikirlerinin zarûrî netîcesi olarak, muhaddislerin hadis tenkîdini isnâda hasredip, metni terkettikleri iddiâsını ortaya atmışlardır. Bu iddiâ bazı müslüman ilim adamları tarafından da tervîc edilmiştir. Ahmed Emîn, Mahmûd Ebû Rayye, es-Seyyid Sâlih Ebû Bekr, Zâkir Kâdirî Ugan gibi.

Birbirine zıt mezkur fikirler karşısında, evvelkiler ve sonrakilerin metin tenkîdi ile ne kasdettiklerini iyice anlamamız gerekiyor. Görebildiğimiz kadarıyla, ilk devir muhaddisleri hadis metnini aktaran taşıyıcılara (yani râvîlere) ayrı bir önem atfetmişler, bir habere sahîh ya da sakîm damgasını vurabilmek için, öncelikle haberciye bakmışlardır. Bir kimsenin dürüstlüğü, insanlarla olan münâsebetlerine bakılarak isbât olunmuş, ayrıca hâfıza gücü tevsîk edilmişse, onun sözlerinin -vâkıalarla aksi ispatlanmadıkça- doğru olarak kabûl edilmesi (bugün bile) geçerli bir âdettir. Bu zâviyeden hareket etmiş olmaları bir noksanlık değildir. Çünkü mevsûkiyeti kesin olmayan bir belgenin muhtevâsını tenkitten işe başlamak, kısa yol varken uzun yolu tercîh etmek olurdu. Ancak bunu yaparken metni tamâmen gözardı ettikleri söylenemez. Zira şerîat; amel edilmesi gerekli hüküm ve kâide, metnin içindedir. Dolayısıyle senedler, metinlere götüren bir vesîledir. Senedi oluşturan râvîlerin tetkîk ve tahlîli sona erdiğinde gözler metne çevrilmiş, hadîsin sıhhatini bozacak bir kusurun bulunup bulunmadığı araştırılmıştır. Gerek sahâbe ve gerekse tâbiûn, metin tenkîdi yapmışlar, karşılaştırma (muâraza/mukârane/mukâbele) metodunu kullanmışlardır. Onlara tâbî olan muhaddisler de aynı metodları (hattâ ilâve olarak mürekkep ve kağıt kontrolü metodunu) uygulayarak, metni gözardı etmemişlerdir. Bu noktada şunu da ilâve etmeliyiz ki; son yıllarda bir çok araştırmacı, metin tenkîdi sözüyle hadislerin müsbet ilim ölçülerine vurulmasını kasdetmektedir. Bugün bile kısmen kesin netîcelere ulaşmamış, bu sebeple sonuçları günden güne değişebilen ilmî verilere dayanarak, hadis metinlerini fevrî hükümlerle değerlendirmenin yanlış olacağı ortadadır. Faraza, o devrin ilerlememiş fen ve teknolojisine istinâden birtakım rivâyetler reddedilip eserlere alınmamış olsaydı, günümüzde her ferdin kolayca idrâk edebileceği birçok hadis, elimize ulaşmama tehlikesinde kalacaktı. Yine son devir araştırmacılarının tenkîde mesned kabul ettikleri diğer bir mesele de, hadislerle aklî verilerin çatışmasıdır. Hadis âlimleri, bir metnin aklın muktezâsına muhâlif oluşunu mevzûluk alâmeti sayarken, buna te'vîle müsâit olmama kaydını da ilâve ederler. Te'vîl'den maksat; menkûl ile ma'kûl'ün arasını bulmaktır. Yani bizâtihî te'vîl; hadisin akla uygun olup olmadığını araştırmak demektir. Akıl-nakil teâruzunda kabul edilebilecek en genel kâide, aklî olana değil kat'î olana öncelik tanımaktır. Zira naklî verilerde olduğu gibi, aklî veriler içinde de zannî olanlar vardır.

Her hâlükârda, ilk devir muhaddislerinin metni tenkit etmekten maksatları; daha çok, râvîlerin semâ'larını, yani merviyyâtı karşılıklı mukâyese etmekten ibârettir. (Sahih, hasen, zayıf, şâz, münker, muallel, müdrec, musahhaf gibi ıstılahlar bu değerlendirmenin doğurduğu sonuçlardır). Eğer metin'den, lafız+mânâ kasdediliyorsa, -mevzû hadisleri tanıma yolları hâriç- onların daha çok lafız karşılaştırmasına önem verdiklerini kabul edebiliriz. Zira nasıl kusursuz bir isnad çoğunlukla lafızlarında hatâ olmayan bir metinle son buluyorsa, kusursuz bir metin de çoğunlukla hatâsız bir mânâyı taşır. (İsnâda önem atfetmeyen müsteşrikler tarafından üzerinde en çok durulan nokta, hadis metinlerini oluşturan ikinci kısım; yani mânâdır). Diğer haberlerin aksine; şer'î haberlerin sağlamlığı, râvîlerinin sağlamlığına, yani cerh ve ta'dîl notlarının zayıf olmamasına rabtedilmiştir. İbn Haldûn (v.808/1406), târihî haberlerle dînî rivâyetleri ayrı kefede değerlendirerek bu fikri te'yîd eder. Modern târih tenkîdi karşısında, hadis tenkitçiliğini üstün kılan en önemli husus da budur. En başta zikrettiğimiz; muhaddisler yerine fakihlerin metin tenkîdi işini yüklendikleri fikri, bu açıdan doğrudur. Ebû Rayye'nin meşhur eserine ilk reddiyeyi yazmış olan Difâun ani's-Sünne müellifi Prof. Dr. M. Ebû Şehbe: "Hadisçilerin isnâd tenkîdine metin tenkîdinden daha fazla yer verdiklerini inkâr edemeyiz" dedikten sonra, bunu onların uzak görüşlü, derin düşünceli ve temkinli olmalarına bağlamaktadır. Böyle davranmalarının birtakım sebepleri vardır: a) Hadis bazen müteşâbih olur, mânâsı anlaşılmaz. Bu takdirde sadece aklı hakem yaparak metni tenkit etmegereksizdir. b) Hadisin metni bazen mecâzî olur, hakîkî anlamında kullanılmamıştır. Hakîkî mânâsına hamletmek akla, hisse ve müşâhedeye terstir diyerek hadisi reddetmek yersizdir. Kur'an'da da bunun pekçok misâli vardır. c) Bazen de hadis metni gaybî bir haberden bahsetmektedir. Cennet ve Cehennem'in vasıfları gibi. Aklın yargısıyla bu kabil haberleri reddetmek insafsızlık olur. d) Bazı hallerde hadisin, gün geçtikçe ilmî hakîkatlerle ortaya çıkan ve nebevî bir mûciolduğu anlaşılan bir metni olur. İnsaflı olan herkesin takdir edeceği gibi, şâyet hadis âlimleri yüzeysel bir değerlendirme ile hikmeti gizlşi olan bu ve benzeri hadisleri hemen reddetmeye kalkışsaydı, sonra da açıkça bunun hikmeti ortaya çıksaydı o zaman bu, araştırma eksikliği, cehâlet ve aynı zamanda risâlet sâhibinin hakkına tecâvüz sayılmaz mıydı?. Bizce, sahâbe ve tâbiûnun hadisleri tenkit konusunda temkinli davranmalarında en önemli tesir, yine Allah Rasûlü'nden duydukları şu hadisden kaynaklanmıştır: "Bizden bir hadisi işitip, onu öylece belleyen ve o şekilde başkasına ulaştıran kimsenin Allah yüzünü ağartsın. Çünkü nice fıkıh yüklü insanlar vardır ki yükünü kendinden daha fakih olana ulaştırır. Nice fıkıh taşıyanlar vardır ki, fakih değildir."

Çağdaş âlimlerden Mevdûdî (v.1979), hadisçilerin bu davranışlarındaki hikmeti şöyle ifâde etmektedir: "Dirâyet meselesi hadislerin bizzat metinleriyle ilgilidir. Rivâyet ise tamâmen senedle ilgilidir. Rivâyet erbâbının sorumluluğuna aldığı şey; aslında güvenilir kaynaklardan ele geçirebildiği, Hz. Peygamberle alâkalı bütün malzemeyi biraraya toplamaktır. Bundan sonra, konuyu inceleyerek üzerinde araştırma yapmak, rivâyetlerden işe yarayanları almak dirâyet erbâbının görevidir. Eğer rivâyet ehli kendi kafalarına, kendi anlayışlarına göre dirâyet ehlinin işini de görürler ve konularını beğenmedikleri rivâyetleri reddedip gitselerdi, yani kitaplarına almayıp atsalardı, o zaman, bu hadis kitaplarını düzenleyenlerin beğenmediği fakat başkalarının değerli ve işe yarar görğü bütün malzemeden nasıl faydalanırdık? Bu bakımdan rivâyet ehlinin, görevlerini daha çok senedleri tenkit etmekle sınırlandırmaları ve muhtevâyı tenkit etme hizmeti verenler için sağlam senedlerle kendilerine ulaştırılmış olan maddeleri biraraya toplamaları, onlar için en uygun olandır.

Şeyhülislâm Mustafa Sabri Efendi (v.1954), Mısır Millî Eğitim Bakanı Dr. Muhammed Hüseyn Heykel Paşa'nın, Hayâtü Muhammed adlı eserindeki bazı iddiâlarına reddiye olarak kaleme aldığı bir yazısında şunları söylemektedir: "Heykel Paşa, (Åäøßã ÓÊÎÊáİæä ãöä ÈóÚúÏöì. İãÇ ÌÇÆóßã Úäøí İÃóÚúÑöÖõæå Úáì ßÊÇÈ Çááåö¡ æãÇ ÎóÇáóİóå İáíÓ Úäøì) şeklindeki mevzû hadisi delil göstererek, hadislerin kabul ve reddi için Kur'an'a muvâfık olup olmadıkları ölçüsüne/mikyâsına ehl-i hadisin riâyet etmediğini zannetmektedir. Halbuki onlar, -zındıkların uydurduğu bir hadîse ihtiyaç hissetmeksizin- bu ölçüye zaten riâyet etmişler, onunla birlikte hem rivâyet-i hadis hem de dirâyet-i hadisle alâkalı birtakım şartları da nazar-ı îtibâra almışlardır. Mezkur mikyas da, işte bu dirâyetle ilgili şartlardan sadece biridir. Heykel Paşa, hadis toplayıcılarının öncelikle gözetmek zorunda oldukları rivâyet şartlarına, hiç önem vermemektedir. Tıpkı batılı târihçilerin, hadisçilerin onda biri kadar buna ehemmiyet vermedikleri gibi. Halbuki hadis ilmi aynı târih gibi ulûm-i nakliyyedendir ki, bir naklin sıhhati için evvelâ bu şartları hâiz olması lâzımdır. Dirâyet yönü ise, önemli olmakla birlikte ilk makam ona ait değildir. Aksi halde naklî ilimler aklî ilim haline gelirdi. (æÅáÇø ÇäúŞóáóÈÊö ÇáÚáæãõ ÇáäøŞáíøÉ ÚáæãÇğ ÚŞáíøÉğ) . Ayrıca akıl açısıdan tetkik, muhaddisten çok müctehidin ihtisâs sahasına girer. Muhaddisin konumu, doktora göre eczâcının durumu gibidir. Akıllar farklı farklıdır. Bir şahsın aklına uymadı diye râvîsinin emîn oluşuna rağmen reddedilen bir hadis, tetkik ve anlayış bakımından o şahısdan daha derin ve kuvvetli olan başkalarının aklına uygun gelebilir. äÖøÑ Çááåõ ÇãúÑöÃğ ÓãÚ ãóŞÇáÊì İæóÚóÇåÇ İÃÏøóÇåÇ ßãÇ ÓãÚåÇ. İÑõÈøó ãõÈóáøóÛò ÃæúÚóì ãä ÓÇãÚò hadisi, bu mühim inceliğe işaret etmektedir. Bu hadis-i celîl, muhaddisi en doğru yola iletir."

Görüldüğü üzere, yukarıda işaret ettiğimiz hadis, Sabri efendi tarafından da hadisçilerin baş prensibi olarak ortaya konulmuştur. Bu sâyede bugün, zengin bir literatüre sahibiz.

İsnadla ilgili tenkit, hadislerdeki ileli bilen belli imamlardan başkasının anlayamayacağı kapalı ve ince bir konu olması sebebiyle muhaddislere münhasır bir saha olarak kalmış, onlar biraz da bu sebeple ötekine kıyasla daha kolay olan metin tenkîdi işini şer'î ilimleri iyi bilen diğer âlimlere bırakmışlardır. Tahir el-Cezâirî, meseleye böyle farklı bir açıdan bakmaktadır. (Dârekutnî'nin tenkitlerinin ele alındığı Ek-1'in son tarafında, onun bu görüşüne temâs edilmiştir.)

Meşhur olan ve olmayan fıkhî mezheplerin ortaya çıkışı, hadis musannefâtının oluşumuyla aynı zamana rastlar. İmamların fıkhî görüşlerini yansıtan, günümüze kadar intikâl etmiş eserlerde görğümüz; hakkında münâkaşa yapılan hadisler ve reddedilen rivâyetler, tenkit meselesinin hadisçiler olduğu kadar fıkıhçıların da el attığı bir saha olduğunu göstermektedir. Bu nedenle yukarıda zikrettiğimiz görüşlere biz de katılıyoruz. Ancak; metin tenkîdini sadece fukahânın yaptığı iddiâ edilirse, kanaatimizce bu yanlıştır. Böyle bir fikir, islâmî ilimlerin -hele öyle bir devirde- birbirinden müstakil şeylermiş gibi telakkî edilmesinden kaynaklanmış olabilir. Bu tür parçacı bir yaklaşım, devrimizin ihtisas anlayışına daha uygun görünüyor. Metin tenkitlerine en çok yer verenlerin, müteahhirûn muhaddisler olduğu şüphesizdir. Şerh devrinin eserleri, böyle bir zarûreti kendiliğinden ortaya çıkarmıştır. Bunu bir kenara bırakırsak; mütekaddimûn çağında, sadece râvî olma vasfını taşıyanlar hâriç, genellikle bir hadisçinin aynı zamanda fakih, bir fıkıhçının da aynı zamanda muhaddis olduğu söylemek mümkündür. Hiç değilse, her fâkihin mutlaka muhaddis olduğu şeklindeki görüş mutlaka doğrudur. Süfyân b. Uyeyne gibi bazı âlimler: "Eğer yönetim bizim elimizde olsaydı, fıkıhla uğraşmayan her hadisçiyi ve hadisle uğraşmayan her fakihi hurma dalıyla döverdik." diyorlardı. Sonraki ulemâdan Fahrü'l-İslâm Pezdevî (v.482/1089)'nin áÇ íóÓÊóŞíã ÇáÍÏíËõ ÅáÇø ÈÇáÑÃúìö¡ æáÇ íÓÊŞíã ÇáÑÃìõ ÅáÇø ÈÇáÍÏíË şeklindeki sözleri aynı ihtiyâcı yansıtır. Başta kendisinden iktibâsda bulunduğumuz Ahmed Naim de, metin tenkîdi işini muhaddislerden tamâmen tecrîd etmemekte, sadece hadis toplayıcılığından başka kudreti olmayanları dışarıda bırakmaktadır. Tecrîd mukaddimesinde şöyle diyor: "Cem-i hadîsden daha büyük bir dikkat ve basîrete muhtaç olan bu mühim işe, ancak sayrafî-i hadîs mertebesini bulmuş ecille-i nukkâd ve eâzım-ı huffâz el sürebilmişlerdir."

Bu arada, konumuzla ilgili olarak bir soru daha akla gelmektedir. Acaba tasnif sâhibi muhaddisler, eserlerini oluştururken metin tenkîdine dikkat etmişler midir? Bunun cevâbı, yukarıda bahsedilen fıkhî kriter gözönüne alınarak verilebilecektir. Cemâlü'd-Dîn el-Kâsımî (A'zamî'nin hilâfına), áãú äóÌöÏú ãÍÏøöËÇğ ÛíÑó İŞíåò ÈÇáÅÓÊŞÑÇÁö¡ İÅäø ÃÑÈÇÈó ÏóæÇæíäö ÇáÓøõäøÉö ßáøõåã İŞåÇÁõ ãÌÊåÏæä demektedir. Özellikle bahis konumuz olan Buhârî'nin fıkhî yönü, evvelki bölümde etraflıca ele alınmıştı. Yine de hiç yanılmamış olması elbetteki mümkün değildir. Bu sebepledir ki, onun Sahîh'ine yöneltilen tenkitler tezimize konu teşkîl etmiştir.

 

 

 

SAHîH-İ BUHÂRî'YE YÖNELTİLEN TENKİTLER

Allah'ın Kitâbı Kur'an-ı Kerîm'den sonra, (yani Kur'an bir tarafa bırakılırsa) en sahih iki kitaptan biri olarak kabul edilen Buhârî'nin Sahîh'i, şöhretine rağmen tenkit dışı bırakılmamış, yazılışını tâkîbeden devirlerde birçok yönden eleştiri almıştır. Zira beşer mahsûlü her çalışmanın, bir takım noksanları da beraberinde getirmesi tabîîdir. el-Câmi'us-Sahîh, sâdece hadislerin sened ve metinlerinden mürekkeb bir eser olmayıp aynı zamanda kendi içinde özellikli ve kapsamlı çok sayıda muallak rivâyeti de (Ta'lîkât) ihtivâ ettiği için, eleştiri alan yönlerini 3 ana başlık hâlinde inceleyeceğiz.

 

 

A. SENEDLE İLGİLİ TENKİTLER

Sahîh-i Buhârî'nin senedlerine yöneltilen tenkitlere, ricâl ve ittisâl-inkıtâ yönü olmak üzere iki açıdan bakmak g. Buhârî'nin, Sahîh'i oluştururken elde ettiği isnadlarda hangi şartları aradığı, hangi ölçüye göre hadşis aldığı, onun râvîlerinin tenkîdi meselesine ışık tutması bakımından önemlidir. Önce buna açıklık getirilmelidir.

1. Buhârî'nin İsnadda Aradığı Şartlar

Gerek Buhârî ve gerekse diğer Kütüb-i Sitte müelliflerinin hiçbirinden, "Ben kitabıma falanca şartları hâiz olan hadisleri aldım." diye bir kayıt nakledilmemiştir. Ancak eserlerin kontedilip incelenmesi sonucu, Hâkim en-Nîsâbûrî'den başlayarak bu konuda bazı tahmînî şartları ortaya koyanlar vardır. Muhammed b. Tahir el-Makdisî (v.507/1113) ile Muhammed b. Mûsâ el-Hâzimî (v.584/1188), kaleme aldıkları küçük çaplı eserlerde her bir hadis imamının şartlarını tesbit etmeye çalışşlardır. Hem onlar hem de İbn Hacer sâyesinde Hâkim'in tesbit ettiği şartlar günümüze kadar ulaşştır. Buna göre Hâkim, el-Medhal ilâ Ma'rifeti Kitâbi'l-İklîl adlı eserinde şöyle demektedir: "Sahih olan hadisler on kısma ayrılır. Bunların beşi müttefekun aleyh, beşi ise muhtelefün fîh'dir. Üzerinde ittifak edilenlerin ilk kısmı Buhârî ve Müslim'in seçtiği hadislerdir. Birinci derecede sahih olan bu hadise örnek şudur: Meşhur bir sahâbînin Rasûlullah'dan rivâyet ettiği hadisin iki tane sika râvîsi olup ondan da yine meşhur bir tâbiî bu hadisi rivâyet eder. Bu tâbiî'nin de iki tane sika râvîsi bulunup, etbâü't-tâbiînden hâfız, mütkın ve meşhur biri onun hadisini rivâyet eder. Etbâ'ın da dördüncü tabakadan bir çok râvîsi olur. Bu râvîler içinde Buhârî ve Müslim'e o hadisi rivâyet eden ise hâfız, mütkın ve adâletle meşhur bir şeyhdir.". en-Nîsâbûrî'nin bu görüşü, her iki musannifin de bir tek râvîsi olan bir çok sahâbîden hadis tahrîc etmiş oldukları gerekçesiyle, kabul edilmemiştir. Ancak İbn Hacer: "Hâkim'in zikrettiği şart, Buhârî'nin kendilerinden hadis tahrîc ettiği bazı sahâbîler hakkında kabul edilemez ise de, sahâbeden sonra gelenler hakkında muteberdir. Sahîh'in Asl'ında, tek bir râvîsi bulunan şahısdan rivâyet edilmiş hiçbir hadis yoktur." demektedir. Hâkim'in görüşüne itiraz eden Makdisî'ye göre Buhârî ve Müslim'in şartı; diğer sikalara muhâlif olmayacak şekilde, sikalığında ittifak bulunan bir râvînin meşhur bir sahâbîden naklettiği, isnâdı maktû' değil muttasıl olan hadisi tahrîc etmektir. Eğer bu sahâbînin iki yada daha fazla râvîsi varsa daha iyi olur. Yok eğer tek râvîsi var ve bu râvîye kadar ulaşan tarîk sahih ise, o hadisi de tahrîc etmişlerdir. Zeynü'd-Dîn el-Irakî (v.806/1403), Makdisî'nin de görüşünü tam olarak isâbetli bulmamaktadır. Hâzimî ise konuyu etraflıca ele almış, Şeyhayn ve diğer aslî hadis kaynaklarını tasnîf edenlerin, haberi kabul edilmesi lazım gelen bir şahısda aradıkları şartları sıralamıştır. Bu şartlar şunlardır: 1) İslam 2) Akıl 3) Sıdk 4) Müdellis olmamak 5) Adâlet 6) Adâleti sâbit olan şahsın, ulemâ nezdinde hadis ilmine alâkasıyla maruf olması 7) Hıfzındaki hadisleri sahifelerden değil, âlimlerden almış olması 8) Hadisi semâ ettiği anda iyi zabtetmesi ve eğer şeyhi tedlîs yapmakla bilinen biriyse, o hadisin rivâyetinde şeyhinin tedlîs yapmadığını kesin olarak biliyor olması 9) Gaflet şüphesinden uzak ve selîmü'z-zihn olması 10) Hâfıza zayıflığı sebebiyle yanılması (vehim ve galatı) az olması 11) İyi gidişat üzere ve vakarlı olup, utanmazlık ve lâubâlîlik ile meşhur biri olmaması 12) Bid'atları terketmiş, hevâdan uzak duran biri olması. Bid'atçı ise, kendi yoluna başkalarını da davetçi olmaması. Hâzimî şöyle devam ediyor: "Her imamın hadis tahrîc etmede ayrı bir metodu vardır. Sahîh hadisleri tahrîc edenler, âdil olan râvînin kendi şeyhlerine ve o şeyhlerden rivâyet eden diğer sika râvîlere göre durumunu gözönüne alırlar. Bu râvînin bazı kimselerden aldığı hadis sahih ve sâbittir. Bu durumda tahrîc etmek gerekir. Diğer bazılarından aldığı ise kusurludur, şevâhid ve mütâbeât dışında tahrîce uygun değildir. Bu ayırımı yapabilmek için, asıl râvîden rivâyette bulunanların tabaka ve mertebelerini bilmek gerekir. Mesela; Zührî'nin ashâbı beş ayrı tabakadan oluşur. Her tabakanın kendisinden sonra gelene üstünlüğü vardır. 1.tabaka; sahihlikte son noktadır (son derece sahihtir). İşte Buhârî'nin gâyesi budur. 2.tabaka; adâlet bakımından birinci ile aynı olmakla beraber, ilk tabakadakiler hem hıfz ve ıtkan sâhibidirler, hem de sefer ve sefer hâricinde Zührî ile uzun beraberlikleri olmuştur. Oysa bu tabaka, Zührî'ye ancak kısa bir müddet mülâzemet etmiştir. Gaflet göstermeyip titiz olma konusunda (Itkân) ise birinci tabakadan aşağıdırlar. Bu da Müslim'in şartıdır... (Bundan sonraki tabakalarda Ebû Dâvud, Nesâî ve Tirmizî'nin şartları zikredilir). 1.tabakada bulunanlar, Mâlik (v.179/795), İbn Uyeyne (v.198/813), Ubeydullah b. Umer b. Hafs (v.145/762), Yûnus b. Yezîd el-Eylî (v.159/775), Ukayl b. Hâlid el-Eylî (v.141/758), Şuayb b. Ebî Hamza (v.162/778) ve diğerleridir. 2.tabakada bulunanlar ise Abdurrahman b. Amr el-Evzâî (v.157/773), el-Leys b. Sa'd (v.175/791), en-Nu'mân b. Râşid, Abdurrahman b. Hâlid b. Müsâfir ve diğerleridir. Bazen Buhârî, ikinci tabakaya giren şahıslardan da hadis tahrîc etmiştir.

Suyûtî, Sahîh-i Buhârî'ye ta'lîk olarak yazdığı et-Tevşîh adlı eserinin mukaddimesinde, İÕá İí ÈíÇä ÔÑØ ÇáÈÎÇÑì başğı altında şunları söylemektedir: "Buhârî belli bir şarttan sözetmemiştir. Bu, kitabını isimlendirişinden ve kitaptaki tasarrufundan istikrâ (araştırma-gözlem) ile anlaşılmaktadır. Eserine, el-Câmiu's-Sahîhul-Müsnedü'l-Muhtasar min Umûri Rasûli'llâhi (s.a.v.) ve Sünenihî ve Eyyâmih ismini vermiştir... el-Müsned sözünden anlaşıldığına göre; Buhârî'nin asıl maksadı, kavlî, fi'lî ya da takrîrî olsun Nebî (s.a.v.)'den bir sahâbînin rivâyet ettiği ve ona kadar isnadı muttasıl olan hadisleri tahrîc etmektir. Bu kâidenin dışında olan yerler varsa da, asıl maksat olarak değil, mütâbeat ve karşılaştırma içindir... Buhârî'ye göre Úóäú¡ Ãóäøó¡ ŞÇá gibi tabirlerin semâ'a hamledilebilmesi için, râvînin kendisinden rivâyet ettiği kimse ile bir kere de olsa karşılaşğı sâbit olmalıdır. Buhârî, râvîlerden şeyhi ile en çok beraber olanı ve şeyhinin hadisini en iyi bileni seçmiştir. Eğer bu vasfı taşımayan birinden hadis almışsa, onu mütâbeât olarak tahrîc etmiş ya da râvînin zabtını takviye eden bir karineyle birlikte zikretmiştir.". Buhârî'nin, bu cümlelerde belirtildiği gibi, râvînin şeyhiyle muâsır olması yanında buna bir de telâkî (karşılaşma) şartını ilave etmesi, Sahîh-i Buhârî'yi sıhhat bakımından Sahîh-i Müslim'e üstün kılan bir meziyet olarak kabuledilegelmiştir. Halbuki Müslim, Sahîh'inin mukaddimesinde bu konuya ayrıca temas etmiş, bu şartı koyanı isim vermeksizin ağır dille eleştirmiştir. Ona göre bir hadiste İáÇä Úä İáÇä şeklinde kullanılan tabir; (sika olmaları, müdellis olmamaları şartıyla) rivâyet edenin, kendisinden rivâyet edilenle aynı asırda yaşaması, onunla karşılaşması ve ondan hadis duyması mümkünse ittisâle hamledilir. Ayrıca, karşılaştıklarına ve semâın vukû bulduğuna dâir bir delile ihtiyaç yoktur. (Yani imkânü'l-likâ yeterlidir, sübûtü'l-likâ şart değişldir). Cumhûrun görüşü budur, aksini söyleyen ise evvelce söylenmemiş yeni bir icat çıkarmıştır, câhildir. Şeyhülislam İbn Kemal Paşa (v.940/1534), bu sebebe dayanılarak yapılan tercih hakkında şöyle demektedir: "Karşılaşma (telâkî) imkânının, sahihlik için yeterli olduğu hükmü verildikten sonra artık, bununla iktifâ etmemenin Sahîh-i Buharî'yi Sahîh-i Müslim'e tercih ettiren sebepler cümlesinden sayılması için neden yoktur. Zira zikredilen bu şart sahih değildir. Öyleyse, tercih sebebi olarak bu şarta itibâr etmek, şüphesiz uygun olmaz.". el-Emîr es-San'ânî ise Tavdîhu'l-Efkâr adlı eserinde konunun inceliğini şu sözleriyle ortaya koymaktadır: "Buhârî ile Müslim arasındaki ihtilaf sadece an'ane konusundadır, başka bir şeyde değildir. Buhârî'nin şartı likâ (karşılaşma), Müslim'in şartı ise muâsara (aynı çağda yaşamış olma)dır. Böyle olunca, Sahîh-i Buhârî'nin tümü bu şart sebebiyle diğerine tercîh edilemez. Bilakis, Buhârî'nin an'anesi Müslim'in an'anesinden daha sahih ve tercihe daha lâyıktır denilir.".

2. el-Camiu's-Sahîh'in Önemli Bir Özelliği

Buhârî'nin hadis almada öngörğü şartları, dolayısıyle râvîlerde aradığı özellikleri böylece özetledikten sonra, bir konuya daha temas etmek istiy. Endelüs ulemâsından Ebü'l-Velîd el-Bâcî (v.474/1081), Sahîh'in ricâline dâir kaleme aldığı eserinin mukaddimesinde æÌæÈ ÇáÊøóÍóÑøõÒö İí ÇáÃÎĞ Úä ÇáÚÏæá ismini verdiği bir babda şöyle diyor: "Bil ki hadis iki şekilde (iki şey için) alınır:

a) Onunla amel etmek ve onu din edinmek için. Bu tür hadise, sikanın sikadan, onun da yine sikadan almak sûretiyle bu minvâl üzere Nebi (s.a.v.)'ye kadar ulaşacak şekilde elde edilmedikçe itimat edilmemesi gerekir.

b) Böle bir rivâyetin bulunduğunu bilmek, ve ondaki zayıflık yönünü anlamak için. Böyle hadislerin herkesden alınması caizdir. Rivâyete göre Süfyân es-Sevrî, üç çeşit hadis yazardı: 'Bir grup hadis vardır ki onu din edinmek için yazarım; bir adamın hadisi de var ki onu yazar bir kenara kaydederim, ne atarım ne de dinden sayarım; yine zayıf olan birinin hadisi de vardır ki onu öğrenmek isterim ama değer vermem.' demiştir.".

Buradan Zehebî'nin şu sözlerine geçerek bir bağlantı kurmak istiyoruz. Diyor ki: "Şeyhayn'ın kendilerinden hadis aldığı şahıslar iki kısımdır:

a) Eserin aslında ihticâc ettikleri,

b) Mütâbeât, istişhâd ve i'tibâr için hadislerini tahrîc ettikleri. İkisinin ya da birinin kendisiyle delil getirdiği bir kimse, tevsîk edilmediği gibi ta'n da edilmemişse o sikadır, hadisi sağlamdır. İkisinin ya da birinin ihticâc ettiği ve aleyhinde konuşulmuş olan râvîye gelince; ya bu kelam haksız yere söylenmişdir (teannüt) ve cumhur onu sika görmektedir. Bu durumda hadis yine sağlamdır. Ya da râvînin hıfzı hakkında söylenen ve onu leyyin bulan kelam muteberdir. İşte bu durumda onun hadisi, bizim Sahihin en alt derecesi (ÃÏäì ÏÑÌÇÊ ÇáÕÍíÍ) diye isim verdiğimiz, hasen mertebesinden aşağıya düşmez. Allah'a şükür, Buhârî ve Müslim'in asıllarda hüccet kabul ettikleri halde rivâyetleri zayıf olan hiçbir kimse yoktur. Bilakis bu tür rivâyetler ya hasendir, ya da sahihdir. Ancak şâhid ve mütâbi'lerde hadis alınan şahıslarda ise ya hıfz bakımından bir eksiklik sözkonusudur, ya da sika oldukları şüphelidir.". Yaptığımız iktibaslar Buhârî'nin sahih olanla olmayanı, asıl ve terâcim farkı gözeterek, birarada zikrettiğini göstermektedir. Buhârî bazen şâz olanla sahih olanı aynı bâba almakla, ilkinde râvînin hatâ ettiğini ortaya koymak, bazen de muhtevâsı aynı olan iki rivâyetin mürsel olanıyla mevsûl olanını arka arkaya zikrederek, ilkindeki sıhhat giderici vasfın ikinciyle giderildiğini göstermek istemiştir. Hattâ, naklettiği bir rivâyetin sahih olmadığına bizzat kendisinin işâret ettiği de vâkîdir. İşte bu, Sahîh-i Buhârî'nin gözden kaçırılan önemli bir özelliğidir. Gerek Buhârî ve gerekse Müslim, kitaplarına aldıkları hadislerin hepsinin en yüksek derecede sahih olması şartını koşmamışlardır.

3. Râvîlere Yöneltilen Tenkitler

Yukarıda cümlelerini aktardığımız Zehebî'nin, râvî tenkîdi sahasında otorite olduğunu biliyoruz. Onun Mîzânü'l-İ'tidâl adlı eserine bakarsak, hakkında ileri geri sözedilerek áãÊßáøóã İíåã) cerhe maruz kalmış râvî adedinin toplam 11.053 olduğunu görürüz. Bunların 5.991'ini Kütüb-i Sitte hâricinde bulunan kişiler oluşturmaktadır. Kütüb-i Sitte'ye dâhil olanların sayısı ise yaklaşık 5.000'dir. Buhârî'de bulunan ve bu rakamın %13 kadarını teşkil eden râvîler, bid'at, cehâlet (râvînin adâlet vasfıyla tanınıp tanınmadığı), galat (hâfıza yanılgısı), (zabtı kendinden daha kuvvetli olanlara) muhâlefet, (tedlîs ve irsâl'in yol açtığı isnaddaki kopukluk) ınkıtâ olmak üzere beş yönden tenkîde uğramışlardır. Nevevî ve İbn Hacer'den de istifâde ederek, bu tür tenkitlere verilen cevapları şu şekilde hülâsa edebiliriz (Parantez içlerinde verilen örnekler tarafımızdan tesbît edilip konulmuştur):

1) Buhârî, hâfıza kudreti (zabt) ve diğer hususlarda farklı derecelerde olan râvîlerin rivâyetlerini asıl kısma almamış, mütâbi', şâhid ve ta'lik şeklinde kullanmıştır. (Meselâ Mâlik b. Dînâr (v.131/748)'dan, istişhâd için hadis almış ve ta'lîkan zikretmiştir. Ebû Hâtim'in zayıf bulduğu (tad'îf ettiği) Ahmed b. Yezîd b. İbrâhim el-Vertenîsî'den sadece bir yerde mütâbeât olarak hadis rivâyet etmiştir. İbn Hırâş ve Nesâî tarafından tenkit edilen el-Hasen b. Bişr el-Becelî (v.221/835)'den sadece iki yerde, Kitâbü'l-İstiskâ ve K. Menâkıb'da mütâbeât olarak hadis almıştır. İbn Maîn'in zayıf addettiği Müraccâ b. Recâ'dan ta'lîk sûretiyle hadis almıştır. Ahmed b. Hanbel, el-Fellâs ve İbn Huzeyme tarafından, dînî emirlerde/rivâyetlerde gevşekliği (leyyin) görülen ve Buhârî'nin şeyhlerinden olan Mûsâ b. Mes'ûd en-Nehdî (v.220/835)'nin hadisleri de hep ta'liklerde zikredilmiştir.)

2) Onun âdil görğü râvîyi bir başkası cerhetmişse, yapılan bu cerh müfesser (sebebi açıklanmış) ve kâdih (zarar verici) olmalıdır. Aksi halde cerh, ta'dîlin önüne alınamaz. (Meymûn b. Siyâh hakkında Yahyâ İbn Maîn: "zayıftır." dediği halde, Ebû Hâtim ve Buhârî onu her bakımdan güvenilir (sika) kabul etmişler, İbn Maîn'in sözüne itibar etmemişlerdir. Yine Hüseyn b. Zekvân el-Muallim (v.145/762) hakkında Zehebî, Ukaylî'nin onu delil göstermeksizin zayıf saydığını söylemektedir.)

3) Râvîde görülen ihtilât (bunama hâli), ondan hadis alındıktan sonra ortaya çıkmış olabilir. (Mesela Muhammed b. el-Fadl Ârim (v.224/838), sika bir râvî olmasına rağmen, ömrünün sonunda bunama sebebiyle rivâyetleri karıştırmaya başlamıştır (ihtilât etmiştir). Ondan hadis alan Buhârî, hafızasına sonradan ârız olan bu durumu, bizzat kendisi Târîh'inde haber vermektedir. Sahîh'e alındıkları halde ömrünün sonuna doğru hıfzında ihtilât görülen diğer râvîler (hâfızası sebebiyle tenkit edilenler hâriç) tesbit edebildiğimiz kadarıyla şunlardır: İshâk b. Râhûye (v.238/852), Cerîr b. Hâzim el-Ezdî (v.107/725), Husayn b. Abdi'r-Rahmân el-Kûfî (v.139/756), Saîd b. Ebî Arûbe (v.156/772), Abdü'r-Rezzâk b. Hemmâm (v.211/826), Abdü'l-Melik b. Umeyr (v.136/753), Kays b. Ebî Hâzim (v.84/703muhadram), Ebû İshâk Amr b. Abdillah es-Sebî'î (v.127/744), Saîd b. İyâs el-Cüreyrî (v.144/761), Osmân b. el-Heysem el-Müezzin (v.220/835), Kureyş b. Enes el-Ensârî (v.280/893), Hişâm b. Ammâr (v.245/859).)

4) Bir hadis sika râvîden nâzil isnadla elde edildiği halde, zayıf râvîden daha âlî bir isnadla alınabiliyorsa, nâzil olan rivâyet hadisçiler arasında bilindiği için diğeri tercih edilmiştir. (Bunun örneği Dârekutnî'nin tenkitlerinden bahsedilirken gelecektir.)

5) Çok çeşitli cerh sebebi vardır. Fakihler ile hadisçiler arasında bu konuda farklı bakış açıları bulunmaktadır. Orta yolu tutmuş tenkitçiler yanında, müteşeddidlere de rastlanır. Bu durum gözönüne alındığında Buhârî'nin vereceği hükümle başkasınınki çatışabilir. (İbn Abbas'ın âzadlı kölesi İkrime (v.105/723) gibi. İmam Mâlik, Mücâhid ve İbn Sîrîn onu Hâricî görerek tekzîb ederken, Buhârî ve diğer Sünen sahibleri kendisini huccet kabul etmişlerdir. Sonraki devirlerde Taberî, Muhammed b. Nasr el-Mervezî, İbn Mende, İbn Hıbbân, İbn Abdi'l-Berr gibi âlimler onu savunan müstakil risâleler kaleme almışlardır. Cerh edilen râvîleri tedkik eden İbn Hacer'in de hakkında en çok izahât verdiği şahıs İkrime'dir.)

6) Râvînin hıfzında görülen zayıflık, hadisçilerce maruİf olan uzun süre beraberlik (Øæá ÇáãáÇÒãÉ) kâidesi gereğince ortadan kalkabilir. Böyle olan bir râvînin kendisiyle uzun zaman beraber olduğu bilinen birinden hadis rivâyet ettiği durumla, aksi olan durum bir tutulamaz. Bu sebepledir ki, cerh ve ta'dîl kitaplarında bazen bir râvî hakkında ãŞÈæá ÅĞÇ Ñæì Úä İáÇä¡ ÖÚíİ İí İáÇä denildiğine rastlanır. (Buhârî, ölümüne yakın hıfzında ihtilât görüldüğü için tenkit edilen Hammâd b. Seleme (v.167/783)'nin kendisiyle uzun beraberliği bilinen Sâbit el-Bünânî'den rivâyet ettiği, sadece bir hadisi, o da ta'lîk sûretiyle, Kitâbü'r-rikâk'da vermiştir. Yine hakkında İbn Adiyy'in: "Katâdeð Enes tarîkiyle rivâyet ettiği hadislerde nekâret (sikalara muhâlefet) vardır." dediği Yezîd b. İbrâhim et-Tüsterî (v.161/777), Buhârî tarafından Sahîh'in bir yerinde huccet olarak, iki yerde ise mütâbeât olarak zikredilmiştir. K. Salât'da bulunan mütâbi'lerin birinde, Yezîdð Katâdeð Enes tarîki bulunmaktadır.)

7) Tenkitçi hâfızlar, bazen bir râvîyi tanımadıkları için hakkında ãÌåæáñ ibaresini kullanmışlardır. Halbuki bu râvî başkaları nezdinde adâletiyle maruf, hıfz ve zabtıyla meşhur olabilir. (Buhârî'nin Kitâbü'l-Et'ıme'de kendisinden hadis tahrîc ettiği İbrâhîm b. Abdi'r-Rahmân el-Mahzûmî, İbnü'l-Kattân tarafından cehâletle (adâlet yönünün bilinmezliğiyle) cerh edilmiştir. Yine Kitâbü'z-Zebâih'de hadis aldığı Üsâme b. Hafs el-Medenî, el-Lâlkâî tarafından meçhul görülmüştür. Buhârî, Ebû Hâtim er-Râzî tarafından meçhul addedilen Beyân b. Amr (v.222/836)'dan K. Hacc ve diğer bölümlerde, Hüseyn b. el-Hasen b. Yesâr (v.188/803)'dan sadece K. İstiskâ'da, el-Hakem b. Abdillah el-Basrî'den sadece K. Zekât'da, el-Abbâsb. el-Hüseyn Ebü'l-Fadl (v.240/854)'dan K. Meğâzî ve Teheccüd'de hadis rivâyet etmiştir. Hepsi de diğer muhaddisler tarafından tanıtılmış ve tevsîk edilmiş kişilerdir.)

8) Zabtı kuvvetli olmadığı için sık sık yanılgıya düşen (galatı görülen) bir râvînin rivâyeti, gerek Buhârî'nin eserinde gerekse bir başka musannefde, sağlam râvîler kanalıyla mervî ise mesele kalmaz. Hadisin, zayıf olan rivâyet zincirine değil, aslına, yani metnine güvenilerek alındığı böylece ortaya çıkar.

9) Râvînin kitabı vardır ama hıfzı sağlam değildir. Ya da hıfzı sağlamdır ama kitabı yoktur. Bu nedenle cerhe uğramış olsa bile, durumun tafsîl edilmesi gerekir. Kitaptan tahdîs edenin hıfzına bakılmaz, kitabına itimad edilir. (Buhârî, Yahyâ b. el-Kattân tarafından leyyin kabul edilen Abdü'l-Vâhid b. Ziyâd el-Abdî (v.176/792)'den bir çok yerde hadis rivâyet etmiştir. İbn Hacer, kitap sahibi oluşu sebebiyle onun hıfzına yöneltilen tenkîdin zarar vermeyeceğini söyler.)

Buhârî'nin Sahîh'ine aldığı râvîlere yöneltilmiş her türlü tenkit, bugün elimizde matbu olarak bulunan bir kaç eserde incelenmişştşir. Ebü'l-Velîd el-Bâcî (v.474/1081), et-Ta'dîl ve't-Tecrîh limen Harrace lehü'l-Buhârî fi'l-Câmiı's-Sahîh (tahkik: Dr. Ebû Lübâbe Hüseyn) adlı eserinde sahâbe dâhil 1744 râvînin isimlerini vermiş, varsa yöneltilen tenkitleri, ardından tevsikleri bildirmiştir. Hâfız Zehebî (v.748/1347), bu konuda biri er-Ruvâtü's-Sikâtü'l-Mütekellemü fîhim bimâ lâ Yûcibü Raddehüm, diğeri ise Zikru Esmâi Men Tüküllime fîhi vehüve Müvessekun adında iki küçük eser te'lif etmiştir. İlk eserin mukaddimesinde Zehebî, özellikle Sahîhayn'da bulunduğu ve kendisince sika olduğu halde, cerh kitaplarında ismi geçtiği için mecruhlar arasına girmiş ve önemsiz sözlerle cerhedilmiş pekçok râvîyi Mîzânü'l-İ'tidâl adlı eserine aldığını belirtmektedir. Kitap 92 şahsın ismini ve cerh sebeplerini muhtevîdir. Bunlardan 81'i Buhârî'de bulunmaktadır ve hepsinden Müslim ile diğer meşhur sünenlerde de tahrîc yapılmıştır. İkinci eserin mukaddimesinde ise kitabını, sika oldukları halde haklarında bazı imamların ileri geri söz ettiği râvîlerden oluşturduğunu ifâde etmiştir. Ona göre, bu şekilde cerhedilmiş râvîlerin hadisleri sahihin en üst mertebesinde olmasa bile hasen derecesinden de aşağıya düşmez. Eser, 401 râvînin isimlerini ve yapılmış cerhleri-ta'dilleri kısaca açıklamaktadır. Bunlardan 183'ü Buhârî'ye ait râvîlerdir. Bu sayının 71'i diğer eserinde de zikredildiği için tekrarlar hariç 112 râvî bulunmaktadır. Dolayısıyle Buhârî'nin hadis rivâyet ettiği toplam 193 şahıs, Zehebî tarafından bu iki eserde müstakil olarak incelenmiş bulunmaktadır.

Zeynü'd-Dîn el-Irâkî'nin oğlu Ebû Zür'a el-Irakî (v.826/1422) el-Beyân ve't-Tavdîh limen Uhrice lehû fi's-Sahîh ve Müsse bi Darbin mine't-Tecrîh adını verdiği kitapta, Buhârî ve Müslim'de yer alan ve müfesser ya da kâdih olmayan cerhe maruz kalmış 560 râvîyi ele almış, -kendi ifadesiyle- önce cerhedenlerin, arkasından ta'dîl edenlerin sözlerini zikrederek doğruyu ortaya koymak istemiştir. Yaptığımız sayıma göre, Buhârî'ye ait toplam 353 râvî ismi mevcuttur ki, bunun 227'si aynı zamanda Müslim ve K. Sitte'ye dâhil olan diğer sünenlerde de bulunmaktadır.

Ebû Zür'a ile çağdaş olan İbn Hacer (v.852/1448)'in Hedyü's-Sârî Mukaddimetü Fethi'l-Bârî'si, şüphesiz bu konuda en muhtevâlı eser olma konumunu muhâfaza etmektedir. Bu mukaddimenin 9. Fasl'ını tamâmen Buhârî'nin cerh edilmiş râvîlerine, cerh sebeplerine ve reddiyelere ayırmıştır. İbn Hacer, asıllarda kendilerinden hadis alınan ve muttasıl senedler içinde zikredilenler ile, ta'lîk, istişhâd ve senedleri çoğaltma (teksîr-i turuk) için hadis alınanları ayrı gruplara ayırmıştır. Yine kendi sayımımıza göre ilk grupda 393, ikincisinde 75 râvî bulunmaktadır. Böylece aleyhlerinde sözedilmiş râvî sayısı 468'e ulaşmaktadır. Bunlar içinde îtikâdı sebebiyle ta'n edilenlerle, kabul edilemeyecek (merdûd) şekilde tad'îf edilenler, İbn Hacer tarafından (bazı ilâvelerle birlikte) ayrıca iki grupta toplanmıştır. İlkinde 68, ikincisinde ise 222 kişinin isimleri sayılmıştır. Dolayısıyle muteber sayılamayacak cerh ile kusurlu bulunan râvî sayısı 290'dır.

a) İtikâdı Sebebiyle Tenkîde Uğrayanlar

Hz. Peygamberin vefâtını tâkîbeden ilk iki asrın birtakım siyâsî/îtikâdî fitneler sebebiyle İslam âlimleri üzerinde menfî tesirler bıraktığı inkâr edilemez bir gerçektir. Hele Abbâsî hilâfeti devrinde Emevîler lehine söz sarfetmenin yasaklanması, objektif olmaktan uzak bazı menfî değerlendirmelerin cerh kitaplarına girmesi ve fevrî suçlamalarla râvîlere yüklenilmesi sonucunu doğurmuştur. Buna bir de muâsır ulemânın (mezhep/îtikad vs. farklılıkları sebebiyle) aralarındaki çekişmeler eklenince, münekkitlerin her tabakasını kendi arasında müteşeddit ve mutavassıt şeklinde ikiye ayırma zarûreti doğmuştur. O kadar ki, İmam Şafiî bile îtikâdî gerekçelerle tenkit edilmekten kendini kurtaramamış, Ehl-i Beyt'i öven şiirleri yüzünden Ahmed b. Abdillah el-Iclî (v.261/874) tarafından şîîlikle, koyu Hanefî olan Yahya b. Maîn (v.233/847) ve Ebû Ubeyd Kâsım b. Sellâm (v.224/838) tarafından da sika olmamakla ithâm edilmiştir.

En çok dikkatimizi çeken husus râvîlerin bid'atler nedeniyle cerh edilmesi olduğundan, diğer sebepler bir tarafa, biz Sahîh-i Buhârî'deki bu tür tenkîde uğramış râvîlerin isimlerini özellikle kaydetmek istiyoruz. Zehebî'nin ismi geçen iki eseri, İbn Hacer'in Hedy'de (s.483-484) bu konuya ayırdığı bölüm ve Süyûtî'nin Tedrîb'de (1/278-280) bid'atiyle ayıplanan (Ñãì ÈÈÏÚÊå) râvîleri zikrettiği kısımdan faydalanmak sûretiyle (tekrarları çıkararak) bu râvîleri ölüm tarihleriyle birlikte tesbit ettik:

1. Şîîlikle itham edilenler: Saîd b. Fîrûz Ebü'l-Bahterî (v.83/702), Adiyy b. Sâbit (v.116/734 Râfızî), Abdullah b. îsâ b. Abdi'r-Rahmân b. Ebî Leylâ (v.135/752), Avf b. Ebî Cemîle el-A'râbî (v.146/763 Râfızî ve Kaderî olduğu da söylenmiştir), Futr b. Halîfe el-Hayyât (v.153/770), İsmâil b. Zekeriyyâ el-Hulkânî (v.173/789), Abbâd b. el-Avvâm (v.186/802), Cerîr b. Abdi'l-Hamîd (v.188/803), Muhammed b. Fudayl b. Ğazvân (v.195/826), Ubeydullah b. Mûsâ el-Absî (v.210/825), Abdü'r-Rezzâk b. Hemmâm (v.211/826), Hâlid b. Mahled el-Katavânî (v.213/828), İsmâil b. Ebân (v.216/831), el-Fudayl b. Dükeyn (v.219/834), Mâlik b. İsmâil Ebû Ğassân (v.219/834), Saîd b. Kesîr b. Ufeyr el-Mısrî (v.226/840), Abbâd b. Ya'kûb er-Ravâcinî (v.250/864 Râfızî), Muhammed b. Cühâde el-Kûfî, Saîd b. Muhammed el-Cermî, Abdü'l-Melik b. A'yün, Saîd b. Amr b. Eşva'.

2. Kaderîlikle itham edilenler: Muhammed b. Sevâ' el-Basrî (v.87/705), Vehb b. Münebbih (v.114/732), Katâde b. Diâme (v.117/735), Hassân b. Atıyye eş-Şâmî (v.120/737), Umeyr b. Hânî (v.127/744), Atâ' b. Ebî Meymûne (v.131/748), Sâlim b. Aclân (v.132/749 Mürciî de denilmiştir), Abdullah b. Ebî Nüceyh (v.132/749), Sevr b. Zeyd el-Medenî (v.135/752), Abdullah b. Ebî Lebîd el-Medenî (v.137/754), Sâlih b. Keysân (v.140/758), Hâlid b. Mihrân el-Hazzâ' (v.141/758), Şibl b. Abbâd (v.148/765), Kehmes b. el-Minhâl (v.149/766), Sevr b. Yezîd el-Hımsî (v.150/767), el-Velîd b. Kesîr el-Mahzûmî (v.151/768 İbâzî ve Harûrî olduğu da söylenmiştir), Hişâm ed-Destivâî (v.153/770), Seyf b. Süleymân el-Mekkî (v.155/771), Saîd b. Ebî Arûbe (v.156/772), Abdü'l-Vâris b. Saîd et-Tennûrî (v.180/796), Yahyâ b. Hamza el-Hadramî (v.183/799), Abdü'l-A'lâ b. Abdi'l-A'lâ eş-Şâmî (v.189/804), Sellâm b. Miskîn (v.197/812), Abdullah b. Amr Ebû Ma'mer (v.224/838), Şerîk b. Abdillah b. Ebî Nemir, el-Hasen b. Zekvân el-Basrî, Zekeriyyâ b. İshâk, İmrân b. Müslim el-Kusayr, Hârûn b. Mûsâ el-A'ver en-Nahvî.

3. Mürciîlikle itham edilenler: Amr b. Mürra el-Hanefî (v.110/728), Sâlim el-Eftas (v.132/749), Ömer b. Zerr el-Hemdânî (v.156/772), İbrâhim b. Tahmân (v.168/784), Muhammed b. Hâzim Ebû Muâviye ed-Darîr (v.195/810), Abdü'l-Hamîd b. Abdi'r-Rahmân Ebû Yahyâ el-Hammânî (v.202/817), Şebâbe b. Süvâr el-Medenî (v.206/821), Ebân b. Yezîd el-Attâr, Verkâ' b. Ömer el-Yeşkürî el-Kûfî, Eyyûb b. Âiz el-Bahterî, Zerr b. Abdillah el-Mürhibî, Osmân b. Ğıyâs er-Râsibî el-Basrî.

4. Nâsıbîlikle itham edilenler: Kays b. Ebî Hâzim (v.84/703 muhadramlardan), İshâk b. Süveyd b. Hübeyra el-Adevî (v.131/748), Hureyz b. Osmân (v.163/779), Abdullah b. Sâlim el-Eş'arî (v.179/795), Behz b. Esed(v.198/813), Husayn b. Nümeyr el-Vâsıtî.

5. Cehmîlikle itham edilenler: Bişr b. es-Sirrî (v.195/810), Yahyâ b. Sâlih el-Hımsî el-Vuhâzî (v.222/836), Ali b. el-Ca'd el-Cevherî (v.230/844).

6. Hâricîlikle itham edilenler: İkrime Mevlâ İbn Abbâs (v.105/747 İbâziyye, Harûrîyye, Sufriyye ya da Necdiyye kolundan olduğuna dâir dört ayrı şey söylenmiştir), Davûd b. el-Husayn (v.135/752 Kaderî olduğu da söylenmiştir).

Bunlardan başka; Ahmed b. Sâlih et-Taberî (v.248/862) felsefeyle uğraşğı için, Hişâm b. Hassân el-Ezdî el-Firdevsî (v.147/764) Haşebî ya da Hıtenî olduğu için, Ali b. Ebî Hâşim Kur'an'ın mahlûk olup olmadığında vakf ettiği için, İmrân b. Hıttân (v.84/703) ise başta bulunan imamlara karşı ayaklanmayı savunup buna girişmeyen (Hâricîlerin kolu) Ka'diyye'den olduğu için cerh edilmişlerdir.

Verilen ölüm tarihlerine gözatıldığında, bu râvîlerin birtakım ehl-i bid'at fırkalarının ortaya çıktığı dönemlerde yaşadıkları müşâhade edilecektir. İlk hadis musanniflerinden İmam Mâlik'in (v.179/795), kendisinden hadis alınmayan dört kısım râvîyi sayarken bunlara bid'at sâhibi olanları da dâhil etmesi, cerh unsurları arasına ehl-i bid'atten olma keyfiyyetinin ne zaman girdiği hakkında bizi az çok bilgi sahibi etmektedir. Hadisleri şahsî hevâ ve hevesten koruma amacına yönelik böyle bir gayret içine giren hadisçilerin büyük çoğunluğunun bu konuda vardıkları ortak hüküm; -küfre sokan bir bid'at içinde olduğu ittifakla kabul edilmiş olması hâriç- râvînin, yalandan sakındığı, şahsiyeti zedeleyici vasıflardan uzak durduğu ve ibâdetlerine düşkün olduğu bilinmekte ise, kendi mezhebine başkalarını davet etmedikçe rivâyeti kabul olunacağı şeklindedir. Bazıları ise bu vasıfta bir râvînin, mezhebini güzel gösteren ve güçlendiren rivâyetlerinin kabul edilemeyeceğini savunmuşlardır. Bu bir yana; böyle bir şahsın rivâyeti başka tarîklerle desteklenmişse, veyahut şahıs bu bid'atinden tevbe edip dönşse zaten mesele kalmayacaktır. Hadis imamlarından bir kısmı, kâfir olmayan bid'atçının rivâyetlerinin makbul olması için ileri sürülen bütün şart ve sınırlandırmaları gereksiz bularak, sâdece üzerinde ittifak edilen adâletle ilgili şartları taşımalarını yeterli görşler, islam sınırları içerisinde kaldığı sürece o râvîden hadis almışlardır. Buhârî, Müslim ve diğer bazı muhaddisler bu görüştedir.

b) Muhammed Sâdık Necmi'nin Görüşleri

Buhârî hadislerini, özellikle râvîleri bakımından tenkîde tâbî tutan günümüz Şîî müelliflerinden biri M. Sâdık Necmi'dir. Seyrî Der Sahîhayn isimli Farsça eserinde (Kum/1359), Buhârî ve Müslim'in Sahîh'lerinde 300'den fazla itimâda şâyân olmayan râvînin yeraldığını öne süren yazar, bunların özellikle îtikâdî açıdan sağlam olmadıklarını; aralarında yalancı ve Hz. Ali'ye düşmanlık besleyen kimseler bulunduğunu söylemektedir. Sâdık Necmi'ye göre her iki muhaddis de, Hz. Ali'nin velâyet ve fazîletlerine dâir hadislere taasuplarından dolayı yer vermemişler, ne onun İlim Şehrinin kapısı olduğunu bildiren hadisten ne de Gadîrhum olayından bahsetmişlerdir. Buhârî güvenilir olmayan birçok râvîden hadis almışken; Hz. Hasan, Ca'fer Sâdık, İmam Mûsâ, Ali b. Mûsâ er-Rızâ ve (muâsırı olan) Hasan el-Askerî gibi Ehl-iş Beyt İmamlarından bir tek hadis bile rivâyet etmemiştir.

Hasan Murtazâ el-Kazvînî tarafından Teemmülât fi's-Sahîhayn adıyla Arapça'ya çevrilen eserde (Beyrut/1408), 34 konuda toplam 50 Sahîhayn hadisi tenkit edilmiştir. Bu tenkitler, Şîa'nın inanç esaslarından olan Tevhîd, Nübüvvet ve Hilâfet temel alınarak yapılmıştır. Müellife göre Buhârî, hadisleri taktî' ve mânen rivâyet usûlünü, tâbî olduğu siyâsî otoritenin tesiriyle ve düşmanı olduğu! Hz. Ali'nin fazîletlerini anlatan bir kısım rivâyetleri devre dışı bırakmak gâyesiyle icad etmiştir. Muâviye'nin para karşılığında Hz. Ali aleyhine hadis uydurttuğu Ebû Hureyre, Amr b. Âs, Muğîre b. Şu'be ve tâbiûndan Urve b. Zübeyr'den el-Câmiu's-Sahîh'e pekçok hadis alındığına işâret eden Sâdık Necmi, yaptığı tenkitlerde Ebû Rayye'den büyük ölçüde faydalanmıştır.

4. İttisâl-Inkıtâ' Açısından Senedlere Yöneltilen Tenkitler

Konumuzun başında, senedle ilgili tenkitleri iki açıdan inceleyeceğimizi belirtmiştik. Buhârî'nin ricâl bakımından eleştiri alan yönlerini bu şekilde izah ettikten sonra, ittisâl ve inkıtâ' bakımından tenkîde uğrayan senedlerini gündeme getirmek istiyoruz.

a) Dârekutnî'nin Tenkitleri

Sahîhayn'ın senedlerini tenkit eden ilk eser, Ebü'l-Hasen Ali b. Ömer ed-Dârekutnî (v.385/995) tarafından kaleme alınmıştır ve bugün el-İlzâmât ve't-Tetebbu' adıyla elimizde bulunmaktadır. Aslında iki kitaptan müteşekkil olan bu eserin ilk kısmı, yani el-İlzâmât; Buhârî ve Müslim'in, şartlarına uygun olduğu için bazı hadislerini aldıkları bir sika râvînin, tahrîc etmeleri gerekirken etmedikleri diğer rivâyetlerini göstermeyi hedef edinmiştir. Ya da tersine, bu iki eserde yer alan bir metnin, onların koydukları şartları hâiz olduğu halde kendilerinden hadis almadıkları sika râvîlerden oluşan diğer sahih tarîklerini göstermek için yazılmıştır. Halbuki Buhârî'nin (Müslim gibi), Sahîh'ini gereksiz yere uzatmamak için birçok sahih rivâyeti terkettiği bizzat kendisinden mervîdir. Bu nedenle, istidrâk mâhiyetini taşıyan ve toplam 70 hadisi ihtivâ eden bu hacmi küçük eser, Buhârî'ye (ya da Müslim'e) yöneltilmiş tenkitler grubundan sayılamaz. Bilakis Sahîhayn'daki rivâyetleri farklı varyantlarla desteklediği için, eksikleri tamamlayıcı bir vasıf taşır.

Eserin ikinci kısmını oluşturan et-Tetebbu' ise Sahîhayn'daki bazı hadislerin illetlerini göstermeyi hedef edinmiştir. Bu illetler, hem muallak hadislerde hem de müsned olan, yani kitabın asıl mevzûunu teşkîl eden hadislerde aranmıştır. Eserde toplam 218 hadis yer alır. İbn Hâdî el-Vâdiî'nin tahkik ve notlarından da faydalanarak baştan sona yaptığımız tetkîk netîcesi şöyledir; en sonuncu hadis Sahîhayn'da değil de Ebû Dâvud'un Sünen'inde bulunduğu için geri kalan 217 hadisin, 75'i sadece Buhârî'de, 108'i sadece Müslim'de bulunmaktadır. Aralarında ortak olan hadis sayısı ise 34'dür. Buhârî'ye ait olanlardan 4'ü (no.139,140,142,176) ilzâm mâhiyetindedir, 1'i (no.162) tekrardır, 1'inde ise (no.201) herhangi bir tenkit sözkonusu değildir. Ortak olanlardan ise 2'si (no.165,183) tekrardır, 1'inde (no.152) tenkit yoktur. Böylece kalanları topladığımızda Buhârî'ye yöneltilmiş 100 tenkitle karşılaşmaktayız. İbn Hacer'in ağzından klasik halde sık sık aktarılan; Buhârî'de, 32'sine Müslim'in de ortak olduğu toplam 110 adet tenkîde uğramış hadis bulunduğu ifâdesi, Dârekutnî'nin et-Tetebbu'daki tüm tenkitlerini içine almadığı gibi, bunların hepsi de onun tarafından tenkit edilmiş değildir. Hedyü's-Sârî'nin 8. Fasl'ını Dârekutnî ve diğer münekkitlerin tenkitlerine ayıran İbn Hacer, her birine yeterli cevâbı vermeye çalışştır. Bu bölümde bulunan (s.366-402) 110 tenkîdin tamâmını incelediğimizde şu netîceye varmaktayız; 3, 4, 32, ve 43 no'lu tenkitler Dârekutnî'nin adı geçen eseri hâricinde başka bir yerden alınmıştır. 6, 11, 20, 38, 51, 52, 75, 81, 106, 107 ve 108 no'lu tenkitler Ebû Mes'ûd İbrâhim b. Muhammed ed-Dımeşkî (v.401/1010)'nin el-Etrâf ale's-Sahîhayn adlı eserinde zikrettiklerine aittir ve bunlar Ebû Ali el-Hüseyn b. Muhammed el-Ğassânî el-Ceyyânî (v.498/1104)'nin et-Tenbîh ale'l-Evhâmi'l-Vâkıa fi's-Sahîhayn min Kıbeli'r-Ruvât'ından naklen alınmıştır. Yine ed-Dımeşkî'nin 54 no'da bulunan tenkîdi ise bu eserin hâricinde başka yerden alınmıştır. 65 ve 109 no'lu tenkitler Ebû Ali el-Ceyyânî'ye aittir ve kendi eserinden alınmıştır. 85 no'lu tenkit Abdü'l-Ğanî b. Saîd'in tenkîdidir ve o da et-Tenbîh'inden alınmıştır. 73 no'lu tenkit Hatîb el-Bağdâdî, İbn Abdi'l-Berr ve Kadı Iyâz tarından Buhârî'ye yöneltilmiştir. 93 no'da el-İsmâilî'nin tenkîdi yer almaktadır. 110 no'lu tenkit ise İbn Hazm, Kadı Iyâz ve Tâhir el-Makdisî tarafından yapılmıştır. Böylece Dârekutnî'nin et-Tetebbu' adlı eserinde bulunan tenkitlerinden Hedyü's-Sârî'ye alınan hadis sayısı 88 olmaktadır.

Dârekutnî, özellikle vasl ve irsâl yönünden senedlere eleştiriler yönelttiği mezkur eserinde, sadece bir hadisi metin tenkîdine tâbî tutmuştur. Yani tenkitlerin hemen hepsi hadisle ilgili bazı teknik konulardadır ve hiçbiri metnin reddedilmesi sonucunu doğurmamıştır. Hatta Dârekutnî'nin, bazı senedleri kritettikten sonra Sahîh'de bulunan hadisi tasvîb ettiği de olmuştur. Çoğu yerde onun maksadı Sahîh'de bulunan bir metne, Buhârî'nin elde ettiğinden daha sağlam bir senedle vâsıl olmaktır. Meselâ yukarıda geçtiği üzere Ka'diyye'den olduğu için bid'atçi sayılarak cerh edilen İmrân b. Hıttân'ın, İbn Ömer vâsıtasıyla Hz. Ömer'den rivâyet ettiği ÅäãÇ íáÈÓ ÇáÍÑíÑó İí ÇáÏäíÇ ãóäú áÇ ÎóáÇóŞó áå İí ÇáÂÎÑÉ hadisini ele alan Dârekutnî, İmrân'ın kötü îtikâdı ve habîs re'yi sebebiyle metrûk biri olduğunu, halbuki bu hadisin İbn Ömer'den, başka vecihlerle de nakledildiğini öne sürmektedir. İşte bu aynı zamanda, musannifin elinde nâzil isnadla bulunan bir hadisin, senedinde zayıf râvî bulunsa da âlî isnadla rivâyet edilmiş olanını tahrîc etmeyi tercîh ettiğini gösteren bir örnektir. Müslim bu durumu açıkça belirtmiş, sikalar kanalıyla geldiği halde nâzil olan bir hadisi, ÃÕáõ ÇáÍÏíËö ãÚÑæİñ ãä ÑæÇíÉö ÇáËøöŞÇÊ diyerek zayıf râvîler kanalıyla gelen âlî tarîkiyle aldığını ifâde etmiştir.

Müslim'in Sahîh'ine yazdığı şerhde, Dârekutnî'nin Sahîhayn içindeki (başka yerde vasledilmemiş) muallak hadislere tenkit yöneltmediğini söyleyen İbn Salâh (v.643/1245)'ın aksine İbn Hacer şöyle demektedir: "Dârekutnî'nin tenkitlerinin bazısına cevap verilememiştir. Bunlar sadece, el-Câmiu's-Sahîh'de bir başka vecihten muttasıl olarak nakledilmemiş muallak hadislerdir.". el-İlzâmât'ı başından sonuna taradığımızda, Müslim'e herhangi bir muallak hadîsi sebebiyle tenkit yöneltilmediğini görmekteyiz. İbn Salâh'ın sözleri bu açıdan doğrudur. Ancak Buhârî'nin Sahîh'i için durum farklıdır. Görebildiğimiz kadarıyla 2, 16, 94, 97, 106, 123, 129, 150, 171, 174, 179 ve 197 no'lu tenkitlerde Dârekutnî; isnâdının başında æŞÇá... denilerek ta'lîk yapılan hadislere de değinmektedir. Bu muallak hadislerin çoğu bir müsned hadisten sonra, birkaçı ise bab başğı (terceme) içinde zikredilmiştir. İbn Hacer, yukarıda aktardığımız sözlerinden sonra, ta'lîklerin dışında kalan müsned hadisler arasında herkes tarafından tenkit edilenlerin toplam sayısını 110 olarak vermiştir.

Tenkitlere verdiği cevaplardan oluşan bölümün sonunda İbn Hacer: "Senedlerdeki illetleri çok iyi bilen tenkitçi huffâzın eleştiriye tâbi tuttukları (ÊÚŞøÈ) bu hadislerdeki illetlerin hepsi de kâdih değildir. Bilakis çoğunun çözümü bellidir ve zayıflatıcı unsur bertarâf edilmiştir. Geri kalan bir kısmında ise verilecek cevap isâbetli olabileceği gibi, yanlış da olabilir. Nihâyet çok az bir bölümüne ise cevap verebilmek güçtür, zorlama olur." demektedir. Teassüf olacağını söylediği tenkîde örnek olarak, Ka'b b. Mâlik'den nakledilen bir hadisi verebiliriz. Rivâyete göre, Ka'bn ÓóáúÚ dağındaki sürüsünü güden câriyesi, sürü içinde hastalanıp ölecek hâle gelen bir koyunu keskin bir taş parçasıyla boğazlar. Durumu öğrenen Ka'b, Hz. Peygamber (s.a.v)'e sormadan etinin yenilmesini istemez. Nihâyet yenilebileceğine dâir Hz. Peygamberden emir gelir. İşte bu hadisi rivâyet edenlerden Nâfi' ve ondan hadisi alan diğer râvîler üzerinde bir çok ihtilaf bulunmaktadır. Senedindeki muzdariblik sebebiyle hadisi tenkîd eden Dârekutnî'nin sözlerini aktaran İbn Hacer tek cümleyle şöyle der: æ ÚáøÊõå ÙÇåÑÉñ æÇáÌæÇÈõ Úäå İíå Êßáøõİñ æÊÚÓøõİ .

Netîce olarak Dârekutnî'nin et-Tetebbu'da ele aldığı hadislerin küçük bir kısmı hâriç illet-i kâdiha ile ma'lûl olmadıkları, hemen hepsinin de sahihliğin en yüksek derecesinde olmayan sahih hadislerden meydana geldikleri anlaşılmaktadır. Bunu daha detaylı şekilde kavrayabilmek için, İbn Hacer'in tafsîlatlı biçimde altı kısma ayırarak tasnîf ettiği cevaplarını iyice anlamak gerekir. Zira bunlar birtakım hadis usûlü konularını da içerdiği için ayrıca önem arzederler. Senedle ilgili tenkitlerin omurgasını oluşturan bu izahlar, Tahir el-Cezâirî'nin kaleminden, çalışmamızın sonundaki EK-1'de verilmiştir.

b) İbn Hazm'ın Tenkitleri

Dârekutnî'den sonra da el-Câmiu's-Sahîh'in senedlerine bazı eleştirilerin yöneltildiğini görmekteyiz. Endelüs ulemâsından İbn Hazm (v.456/1063), râvîlerin cerh ve ta'dîli husûsunda Buhârî'nin hükmüne itimat etmiş ve ondan aldığı birçok hadisin senedi hakkında övücü sözler sarfetmiş bir âlim olmakla birlikte, özellikle el-Muhallâ adlı eserinde, (senedlerinde görğü kusurlar sebebiyle) birtakım Buhârî hadislerini kıyasıya tenkit etmiştir. Biz, bunlar içinde muhaddislerin en çok dikkatini çekmiş iki hadisi ileride ele almak istiyoruz. Zira İbn Hazm'ın, daha çok metnindeki kusurlar sebebiyle tenkit ettiği İsrâ hâdisesini anlatan hadis, ileride gelecek Metinle İlgili Tenkitler bölümüne; isnâdında zâhirî kopukluk (muallak) bulunduğu için munkatı' sayarak kabul etmediği ve çalgı âletlerinin haramlığına dâir diğer hadis ise Ta'lîkâtla İlgili Tenkitler'den bahsedeceğimiz bölüme daha uygun düşmektedir. Ancak İbn Hazm'ın adı geçen eserindeki konumuzla alâkalı diğer bazı tenkitlerini, kısa izahlarla şöylece sıralayabiliriz:

1. Kitâbü'l-Eşribe (Bab.15, VI/248)'de bulunan "Allah haram kıldığı şeylerde sizin için şifâ yaratmamıştır." hadisini, râvîsi Süleyman b. Ebî Süleyman eş-Şeybânî'yi meçhul olarak nitelendirdiği için bâtıl sayar.

2. Yine Kitâbü'l-Eşribe (Bab.14,20, VI/247,249)'de rivâyet edilen (Hz. Peygamber'in, bostanında bulunduğu ensardan bir zattan su isteyişini anlatan) Câbir hadisini, râvîlerden Füleyh b. Süleyman'ın zayıf oluşu sebebiyle reddeder.

3. Kitâbü'l-Hudûd (Bab.4, VIII/14)'da içki içene verilen had cezasına dâir Hz. Ali'den nakledilen hadisi birçok yönden illetli bulur. Zira en baştaki râvî Umeyr b. Saîd en-Nehaî'nin ismi ve künyesi hakkında farklı okuyuşlar bulunmaktadır. Bu şahıs hakkındaki ihtilaf sebebiyle, hadisin senedini muzdarib bulmaktadır.

4. Kitâbü'l-Edeb (Bab.60, VII/89)'de (ßáøõ ÃãÊì ãõÚóÇİóì ÅáÇøó ÇáãõÌóÇåöÑõæä) hadisini amcası Zührî'den rivâyet eden Muhammed b. Abdillah'ı cerhetmiş ve zayıf olarak nitelemiştir.

5. Kitâbü'l-Hayz (Bab.13,14, I/81)'da, hayızdan temizlenen bir kadının kokulu pamukla silinmesi gerektiğine dâir Hz. Âişe'den gelen hadisin üçüncü râvîsi Mansûr b. Safiyye'nin zayıflığına işâret ederek, hadislerinin delil olarak kullanılamayacağını söylemiştir..

Bunlardan başka İbn Hazm; Amr b. Ebî Amr (v.150/767), Leys b. Sa'd'ın kâtibi Abdullah b. Sâlih (v.225/839), Ebû Bekr el-A'şâ (v.202/817), Muhammed b. Abdi'r-Rahmân b. Sevbân, Talk b. Ğannâm (v.211/826), Züheyr b. Muhammed et-Temîmî (v.162/778) ve Abdullah b. Alâ' b. Zebr'i (v.164/780) zayıf addetmekte, Attâb b. Beşîr el-Cezerî (v.188/803) ile Muhammed b. Yahyâ el-Kinânî'yi ise (adâlet ve zabt yönünden) mechûl oldukları iddiâsıyla cerh etmektedir. Onun ve onun gibi diğer pek çok otoritenin râvîleri hedef alan tenkitleri İbn Hacer tarafından Hedyü's-Sârî'nin 9. faslında tek tek ele alınmıştır. Bu noktada bizi daha çok ilgilendiren, muayyen hadislere yöneltilmiş tenkitlerdir.

) Hatîb el-Bağdâdî'nin Tenkîdi

Zâhirî âlim İbn Hazm ile aynı devirde yaşamış olan Hatîb el-Bağdâdî (v.463/1070), el-Câmiu's-Sahîh'in üç yerinde zikri geçen bir hadis sebebiyle Buhârî'yi tenkit etmektedir. Mesrûk b. el-Ecda' b. Mâlik (v.62/681)'in Hz. Âişe'nin annesi Ümmü Rûmân'dan tahdîs ettiği sözkonusu rivâyette, ifk hâdisesinin bir bölümü anlatılmaktadır. Hadisin temâs ettiği mühim nokta; kendisine iftirâ atanların anlattığı uydurma haberin, babası Hz. Ebûbekir ve kocası Hz. Peygamber (s.a.v.) tarafından da duyulduğunu öğrenir öğrenmez Hz. Âişe'nin, annesinin yanında bayılarak yere düşmesidir. Râvî Mesrûk'un nakil sırasında kullandığı edâ sîgası bir yerde ÓóÃóáúÊõ Ããøó ÑõæãóÇäó , diğerinde Úóäú Ããøö ÑæãÇä, birinde ise ÍÏøóËóÊúäöì Ãã ÑæãÇä şeklindedir.

Hatîb şöyle demektedir: "Buhârî, Mesrûk kanalıyla Âişe'nin annesi Ümmü Rûmân'dan ifk hadîsinin bir kısmını naklediyor. Bu bir vehimden ibârettir. Mesrûk ondan hadis duymamıştır. Zira Ümmü Rûmân, Hz. Peygamber hayatta iken vefât etmiştir. O sırada Mesrûk altı yaşındaydı. İşin bu tarafı Buhârî'ye kapalı kalmıştır. Zannedersem Müslim bunun farkına varmış ve hadisin naklinden vazgeçmiştir.". Bu tenkit karşısında İbn Hacer'in itirazları için sadece kendi şerhinde geçen yeri vermekle yetineceğiz. Çünkü ondan evvel bizzat Buhârî, bu tarîke itimat edip eserine koyuşunun gerekçesini, bir başka eseri olan et-Târîhu's-Sağîr'de dile getirmiştir. "Ebû Bekr (r.a.)'in hilâfeti sırasında ya da onyakın dönemde vefât edenler" nâmıyla açtığı bâbda bu konuya yer vererek her üç senedi de zikretmiştir. Arkasından şöyle demektedir: "Ali b. Zeyd'in Kâsım'dan rivâyet ettiğine göre, Ümmü Rûmân Nebî (s.a.v.) zamanında vefât etmiştir. Ancak bu şüphelidir (æİíå äÙÑ). Mesrûk'un hadisi müsneddir (æÍÏíË ãÓÑæŞ ÃÓúäóÏõ).". Dolayısıyle Buhârî, muhtemel itirazları tahmin etmekle beraber, kendi kanaatince senedini muttasıl görğü bu hadisi Sahîh'ine almaktan çekinmemiştir.

Buhârî şârihi Kirmânî (v.786/1384), eserinin iki yerinde Ümmü Rûmân hakkında kısaca bilgi vermiş, hadisin Kitâbü'l-Enbiyâ'da (ÓÃáÊõ lafzıyla) geçtiği yerde şöyle demiştir: "Vâkıdî (v.207/822)'nin bildirdiğine göre Ümmü Rûmân hicretin altıncı senesinde vefat etmiş, Rasûlullah (s.a.v.) defin için kabrine inmiştir. Kelâbâzî (v.398/1007), eğer Vâkıdî'nin söylediği doğruysa Mesrûk Ümmü Rûmân'dan hadis işitmemiştir, demektedir. Hattâbî (v.388/998) ise, doğru olan ÓõÆöáóÊú şeklinde okumaktır; ancak bazıları bunu ÓõÃöáóÊú şeklinde elif ile yazarlar, diyor. Kanaatimce bu düzeltmenin bir faydası yoktur. Zira ifk hadisinin Kitâbü'l-Meğâzî'de geçtiği yerde Mesrûk, ÍÏøóËóÊúäöì Ãã ÑæãÇä lafzını kullanmıştır.".

Abdü'r-Rahîm el-Abbâsî (v.963/1555), el-Câmiu's-Sahîh'e yazdığı Feydu'l-Bârî adlı şerhinde, Kirmânî'nin yukarıda aktardığımız cümlelerini aynen almış, ancak son tarafta Hattâbî'nin sözleri olarak gösterilen cümleleri Hatîb'e atfederek zikretmiştir. Daha sonra şöyle devam ediyor: "Humeydî (v.488/1095), el-Cem'u Beyne's-Sahîhayn adlı kitabında: Karşılaşğımız Bağdatlı hadis hâfızlarından bazıları bu hadisin apaçık mürsel olduğunu söylüyorlardı, demektedir. Bunun sebebi; hadisi Hz. Peygamber (s.a.v.) hayatta iken ölen Ümmü Rûmân'dan rivâyet eden Mesrûk b. el-Ecda'ın, kesin olarak (ÈáÇ ÎáÇİ) Rasûlullah'ı görmemiş olmasıdır.".

Ümmü Rûmân'ın asıl isminin (bir görüşe göre) Zeyneb binti Abdi Dihmân el-Kinâniyye olduğunu, ancak ittifakla onun Mâlik b. Kinâne oğullarına mensup bulunduğunu söyleyen İbn Keykeldî de (v.761/1359), mezkur sebeplerden dolayı hadisi mürsel kabul etmektedir.

Süyûtî et-Tevşîh'de, bu konuda Hatîb'e tâbî olanların aksine, (İbn Hacer'in de dediği gibi) zayıf biri olan Vâkıdî'nin sahih senedlerle gelmemiş sözlerine uyulmayacağını söylemektedir. Yukarıda et-Târîhu's-Sağîr'deki sözlerini aktardığımız Buhârî'nin, bu meseleye et-Târîhu'l-Evsat'ta da aynı tarzda işaret ettiğini belirten Süyûtî, sözlerine şöyle devam ediyor: "el-Harbî, Mesrûk'un onbeş yaşında iken Ümmü Rûmân'dan hadis dinlediğini kesin olarak ifâde etmiştir. Zira Sahîh'de zikri geçen tahyîr âyetiile ilgili hadisde Hz. Peygamber (s.a.v.), hanımlarını boşanıp boşanmama husûsunda muhayyer kılmaya önce Hz. Âişe'den başlamış ve ona: (İáÇ Úáíßö Ãäú ÊóÓúÊóÚúÌöáöì ÍÊøóì ÊóÓúÊóÃúãöÑöì ÃóÈóæóíúßö) Cevap vermek için acele etmen gerekmez, ana-babana danış, demişti. Aynı hadisi Müsned'e alan Ahmed b. Hanbel, tahyîr âyeti'nin hicretin dokuzuncu yılında indiği ilâvesini kaydetmiştir. Bu ise Hz. Âişe'nin annesi Ümmü Rûmân'ın, Vâkıdî ve onunla aynı görüşte olanların zikrettiğinden daha geç bir târihte vefât ettiğine işâret eder.". Süyûtî'nin, bir başka hadisin delâletiyle vardığı bu hüküm, çok isâbetli gözükmekte; aynı zamanda kendisinin, temel kaynaklara nüfuzdaki mahâretini ortaya koymaktadır. Hatîb el-Bağdâdî'nin tenkîdi sadedinde yukarıda verilen cümlelerden, Ümmü Rûmân vefât ettiği vakit Mesrûk'un altı yaşında olduğu anlaşılmaktadır. Usûl kitaplarında, hadis tahammülü için, rivâyet etmede aranan vasıfların şart olmadığı yazılıdır. Yani küçük bir çocuk, duymuş olduğu hadisi bülûğa erdikten sonra rivâyet edebilir. Eğer Mesrûk, Ümmü Rûmân ile (çocukken) karşılaşşsa mesele kalmaz.

d) Velî Hadîsi

el-Câmiu's-Sahîh'e yöneltilen senedle ilgili tenkitler arasında, önemli görğümüz bir hadis daha vardır. Kitâbü'r-Rikâk'da, Muhammed b. Osman b. Kerâmeð Hâlid b. Mahledð Süleyman b. Bilâlð Şerîk b. Abdillah b. Ebî Nemirð Atâ'ð Ebû Hureyre kanalıyla zikredilen bu hadisde Peygamber (s.a.v.): " (Åä Çááå ŞÇá: ãä ÚóÇÏóì áöì æáíøğÇ İŞÏ ÂĞóäúÊõå ÈÇáÍÑÈ ...) Allah Teâlâ diyor ki; Kim benim velî kuluma düşmanlık ederse, ona harb ilân ederim. Kulum bana, üzerine farz kıldığımdan daha sevimli olan hiç bir şeyle yaklaşmamıştır. Kulum nâfilelerle de bana kurbiyyete devam eder. Nihâyet ben onu severim. Sevdim mi, artık onun duyan kulağı, gören gözü, tutan eli, yürüyen ayağı olurum. Benden bir şey istese verir, bana sığınsa onu korurum..." buyurmaktadır.

Mısırlı âlim Muhammed Gazzâlî, tenkit ettiği Sahîhayn hadisleri içine bu rivâyeti de almış, M. Abduh (v.1905) ve M. Reşid Rızâ (v.1935)'ya âit meşhur tefsir el-Menâr'ı referans vermiştir. Aslında, senedindeki râvîsi sebebiyle çok önce tenkîde uğramış bir hadis olsa da, asrımız İslam âlimlerinin konumuzla ilgili tenkitlerine örnek teşkil etmesi sebebiyle, meseleyi onların dilinden aktarmayı uygun görüyoruz. { ÃáÇó Åäøó ÃæáíÇÁó Çááåö áÇ Îæİñ Úáíåã æáÇ åã íóÍúÒóäõæä } âyetinin tefsîri sırasında Reşid Rıza şöyle diyor: "Velîlere dâir sahih hadisler içerisinde, sûfîlerin sözlerinden Allahn kelâmına en yakını olarak mezkur hadisden başkasını görmedik. Buhârî bu hadisi rivâyet etmede tek kalmıştır (infirâd). Hadisin metninde olduğu gibi senedinde de garâbet vardır. Hafız İbn Recep (v.795/1393): Buhârî bu hadisin tahrîcinde diğer hadis müellifleri arasında teferrüd etmiştir.... Bu, Sahîh-i Buhârî'nin garîb rivâyetlerindendir (åĞÇ ãä ÛÑÇÆÈ ÇáÕÍíÍ), demektedir. Muhammed b. Osman b. Kerâme, hadisi Hâlid b. Mahled (v.213/828)'den rivâyette tek kalmıştır. Bu hadis Ahmed b. Hanbel'in Müsned'inde yoktur. İmam Ahmed ve başkaları Hâlid hakkında söz etmişler, onun münker rivâyetleri bulunduğunu söylemişlerdir. Ayrıca bu hadis başka vecihlerden nakledildiyse de hepsinin aleyhinde sözedilmiştir. İbn Hacer Tehzîbü't-Tehzîb adlı eserindecerh ve ta'dîl imamlarının Hâlid b. Mahled hakkındaki ihtilaflarını zikretmiştir. Meselâ bir grup onun münker hadisler rivâyet ettiğini ifâde etmektedir. Yine Zehebî'nin Mîzân'ında, Ebû Hâtim'in onun hakkında: Hadisi yazılır fakat delil getirilemez dediği, Ezdî'nin: Hadislerinden bazısı münkerdir, bize göre ehl-i sıdk'dan sayılır, şeklindeki sözleri kayıtlıdır. İbn Sa'd (v.230/844) ise onun için: Hadisi münkerdir, Şia mezhebine müntesiptir ve aşırı bir şîîdir. Zarûret hâlinde kendisinden hadis yazmışlardır, diyor. Bu cerhlerin bir kısmı Fethu'l-Bârî mukaddimesinde zikredilmiştir. İbn Hacer bunlara cevap vermiştir. Hadisin metnindeki garâbete gelince; o da Allah'ın (aynı hadis içinde yer alan) æáÇíÒÇá ÚÈÏí íÊŞÑøóÈ Åáìøó ÈÇáäøæÇİá ¡ ÍÊøóì ÃÍÈøóå. İÅĞÇ ÃÍÈÈÊõå ßäÊõ ÓóãúÚóå ÇáĞì íóÓãÚõ Èå... kavlidir. Bu hadisle hulûl ve ittihâd'a delil getirilmiş, ulemâ ise te'vil etmiştir. Bana göre en iyi te'vîlini daha önce beyân etmiştim.".

Orijinal metinden naklettiğimiz bu (ve dipnottaki) cümleler bir bütün olarak dikkate alınırsa, Reşid Rızâ'nın aslında hadisi reddetmediği, sâdece mevcut ihtilafları serdettiği hattâ halle çalışğı görülüyor. Lakin Muhammed Gazzâlî, bizim yaptığımız gibi tümüyle iktibas etmek yerine, bir takım tasarruflarda bulunarak metni kısaltmış, kendi isteği doğrusunda bir manzara aksettirmiştir.

Zehebî, râvîlerin cerhi konusunda birtakım önemli hususlara temas ettiği Usûlü'nde, özellikle mutasavvıflar ve ilm-i zâhir ulemâsı arasındaki çekişmelerin, gâyesinden saptırılmış gayr-ı muteber cerhlere yol açtığını söylemektedir. ãõÍöŞøõ ÇáÕøõæİöíøóÉ yani hakkı söyleyen mutasavvıflar ile diğerlerinin arasını ayırıktan sonra, onlara ta'n eden kimselerin ãä ÚÇÏì áì æáíÇ İŞÏ ÈÇÑÒäì ÈÇáãÍÇÑÈÉ hadisinin hükmü kapsamına gireceğini belirtir. Dolayısıyle Zehebî'nin bu hadis hakkındaki kanâati, cerh ilmini istismâr edenleri tehdit etmede kullanılacak kadar sağlamdır.

İbn Hacer, hadisin metnindeki müteşâbih mânâyı (özellikle Allahn, velî kulunun gözü kulağı oluşu) uzun uzadıya te'vîl etmeye çalışştır. O bu konuda yedi ayrı izah getirmiş, Hattâbî ve Tûfî'den alıntılar yapmıştır. Hadisin senedine gelince; Mîzân'da Hâlid hakkında verilen bilgileri kısaca aktarmaktadır. Zehebî orada şöyle diyor: "Bu hadis cidden gariptir. el-Câmiu's-Sahîh'in heybeti olmasaydı, Hâlid b. Mahled'in münkerleri düşman olarak ona yeterdi. Bu, lafızdaki garâbet yüzündendir. Çünkü Şerîk b. Abdillah nakilde tek kalmıştır. Kendisi hâfız değildir. Aynı zamanda metin, sâdece bu isnadla rivâyet edilmiştir ve Buhârî'den başka da hadisi tahrîc eden yoktur. Ahmed b. Hanbel'in Müsned'inde bulunduğunu sanmıyorum.". İbn Hacer, kesinlikle Müsned'de bulunmadığını kendi görüşü olarak kaydettikten sonra, Zehebî'nin Şerîk hakkındaki sözlerine katılmakta, ancak metnin sâdece bu isnadla mervî olduğu şeklindeki mutlak ifâdesini reddetmektedir. Hadisin başka tarîkleri bulunduğunu, bu tarîklerin tümünün onun bir aslı olduğuna delâlet ettiğini savunmaktadır. Hadisi; Abdü'l-Vâhid b. Meymûnð Urveð Âişe senediyle, Ahmed b. Hanbel ve Beyhakî (v.458/1065) Kitâbü'z-Zühd adlı eserlerinde, ayrıca Ebû Nuaym (v.430/1038) ve İbn Ebi'd-Dünyâ tahrîc etmişlerdir. İbn Hıbbân (v.354/965) ve İbn Adiyy Abdü'l-Vâhid'in teferrüd ettiğini, Buhârî ise onun münkerü'l-hadîs olduğunu zikretmişlerdir. Ancak Taberânî (v.360/970) Ya'kub b. Mücâhidð Urve senediyle tahrîc etmiş ve hadisi Urve'den, Abdü'l-Vâhid ve Ya'kub dışında hiçkimsenin rivâyet etmediğini belirtmiştir. Bundan başka Beyhakî (Kitâbü'z-Zühd'de) ve Taberânî, aynı hadisi zayıf senedle Ebû Ümâme el-Bâhilî'den de tahrîc etmişlerdir. Yine Tâberânî İbn Abbâs'dan, el-İsmâilî ise (Müsnedü Alî'de) Hz. Ali'den rivâyet etmişlerdir ki, ikisinin de senedi zayıftır. Ebû Ya'lâ, Bezzâr ve Taberânî Enes b. Mâlik'den rivâyet etmişlerdir ki, bunların da senedi zayıftır. Taberânî, hadisi muhtasar olarak Huzeyfe b. Yemân'dan tahrîc etmiştir. Senedi hasen-garîb'tir. Yine muhtasar olarak Ebû Nuaym ve İbn Mâce (v.273/886) zayıf bir senedle İbn Ömerð Hz. Ömer kanalıyla Muâz b. Cebel'den nakletmişlerdir. Ayrıca hadisi Ahmed b. Hanbel (Zühd'de) ve Ebû Nuaym (Hilye'de) Vehb b. Münebbih'ten (maktû' olarak) rivâyet etmişlerdir. İbn Hıbbân'ın bu konuda bir tedkîki (teakkub) vardır. Ebû Hureyre hadisini tahrîc ettikten sonra şöyle diyor: (Bu tarîkden başka) mezkur hadisin sâdece iki tarîki mevcuttur. Biri Hişâm el-Kinânîð Enes, diğeri de Abdü'l-Vâhid b. Meymûnð Urveð Âişe senediyledir. Her ikisi de sahih değildir. Sahih olan bizim zikrettiğimizdir.".

İbn Hacer'in serdettiği (bazıları zayıf olmakla birlikte) birçok şâhid ve mütâbi'den başka, tesbit edebildiğimiz başka takviye edici deliller de vardır. Hilyetü'l-Evliyâ'da Ebû Nuaym, Buhârî'nin bu hadisine mütâbeât-ı tâmme'de bulunmuş, yani Buhârî'nin şeyhine kendine âit iki ayrı senedle vâsıl olmuştur. Bunlardan biri; İbrâhim b. Muhammed b. Hamzað Ebû Ubeyde Muhammed b. Ahmed b. Müemmelð Muhammed b. Kerâmeð Hâlid b. Mahled...diğeri ise; İbrâhim b. Abdillahð Muhammed b. İshâk es-Serrâcð Muhammed b. Kerâmeð Hâlid b. Mahled...şeklindedir. Aynı şekilde Zehebî'nin de bu hadise bir mütâbii vardır. Ahmed b. İshakð Ebû Bekr b. Şâbûrð Abdü'l-Azîz b. Muhammed el-Ademîð Rızku'llah b. Abdi'l-Vehhâbð Abdu'r-Rahmân b. Mehdîð Hâlid b. Mahled isnâdıyla verilen bu rivâyet mütâbeât-ı kâsıra'dır. Zira Buhârî'nin şeyhinin şeyhine ulaşmaktadır.

İbn Ebî Hâtim er-Râzî'nin el-Cerh ve't-Ta'dîl'inde (Zehebî'nin ondan naklettiğinden başka) Hâlid b. Mahled hakkında olumlu görüşler de kaydedilmektedir. Yahyâ b. Maîn'in onun hakkında "beis yoktur" (ãÇ Èå ÈÃÓ) dediği rivâyet edilmiştir. Zehebî'nin (daha evvel zikri geçtiği üzere) İbn Ebî Hâtim'in babası Ebû Hâtim'den yaptığı nakilde "hadisi yazılır" (íõßÊÈõ ÍÏíËõå) sözü ona âittir. Geri kalan "onunla delil getirilmez" (áÇíõÍÊÌøõ Èå) ilâvesi ise Ebû Hâtim'in değil, Ebû Ahmed (herhalde İbn Adiyy ?)'in sözüdür. Biri ta'dîl diğeri ise cerh lafızlarından olması sebebiyle üzerinde durulması gereken bu farklılığı, İbn Hacer'in Tehzîb'inde görmekteyiz. Ayrıca Ebü'l-Velîd el-Bâcî de Ebû Hâtim'in sözünü bizim verdiğimiz şekilde aktarmaktadır. Mîzân'ın elimizdeki baskısında bir yanlışlık olması muhtemeldir. İbn Adiyy el-Kâmil'de, Hâlid b. Mahled'in münker hadislerini sıraladığı bölümün sonunda şöyle der: "Kûfîlerden Osman b. Kerâme, Garplılardan Ahmed b. Saîd ed-Dârimî'nin Hâlid'den rivâyet ettikleri hadise itibar ederim. Bu iki şahsın ondan aldıkları hadise karşı gönlüm rahattır... Bana göre Hâlid b. Mahled inşâallah lâ be'se bih'dir". Dikkat edilirse, sözkonusu hadis Osman b. Kerâme vâsıtasıyla Hâlid'den alınmıştır.

Ebû Ya'lâ (v.307/919), Müsned'inde bu hadisi Abbâs b. Velîdð Yûsuf b. Hâlidð Amr b. İshâkð Atâ b. Yesâr tarîkiyle Hz. Meymûne'den rivâyet etmiştir. İbn Hacer bu rivâyeti zayıf bulmaktadır.

Zehebî ve İbn Hacer'in, velî hadisinin Ahmed b. Hanbel'in Müsned'inde yer almadığı yolundaki sözlerini nakletmiştik. Ancak araştırmamız netîcesi bu hadisin orada da bulunduğunu gördük. Ahmed b. Hanbel iki ayrı senedle hadisi zikretmektedir. Biri; Hammâd ve Ebü'l-Münzir (ikisi birlikte) ð Urve'nin azadlığı Abdü'l-Vâhidð Urve tarîkiyle Hz. Âişe'ye, diğeri; Ebü'l-Münzirð Urve kanalıyla yine Hz. Âişe'ye ulaşmaktadır. İlk rivâyette hadis: ãóäú ÃĞóáøó áì æáíøğÇ İŞÏ ÅÓÊÍáøó ãÍÇÑÈÊì lafzıyla, ikincisinde ise ãä ÂĞì... lafzıyla başlamaktadır. Mânâ bakımından benzerlik arzettiği için, bunları şâhid olarak değerlendirmek gerekir.

Netice itibâriyle; Huzeyfe b. Yemân'dan gelen rivâyet hâriç diğer takviye edici tarîklerin bir kısmının zayıf olduğu ortaya çıkmış bulunuyor. Bununla birlikte, Buhârî'nin kendi tarîkine yapılan mütâbi'leri de gözönünde bulundurursak, hadis metninin zayıf olmadığı, yani (İbn Hacer'in belirttiği gibi) bir aslının mevcut olduğu kanâati hâsıl olmaktadır. Bir de bu hadisi Buhârî'nin Kitâbü'r-Rikâk'da zikredişi, meselenin hallini kolaylaştırmaktadır. Zira daha evvel Dârekutnî'nin tenkitlerinden bahsederken Buhârî'nin, eserinin tümünü sahihliğin en yüksek derecesindeki hadislerden oluşturmadığına dikkat çekmiştik. Mesela, Ebû Zür'a er-Râzî'nin Münkeru'l-hadîs dediği Muhammed b. Abdi'r-Rahmân et-Tufâvî hakkında İbn Hacer: "Onun Sahîh'de üç hadisi vardır...Bunlardan üçüncüsü, Kitâbü'r-Rikâk'daki ßõäú İì ÇáÏäíÇ ßÃäøóß ÛÑíÈñ hadisidir. Tufâvî bunun rivâyetinde teferrüd etmiştir. Hadis, Sahîh'in garîb (ferd)lerindendir. Buhârî'nin sıkı davranmaması, öyle görünüyor ki, bunun terğîb ve terhîb hadislerinden olması sebebiyledir.". diyor. Aynı durum, özellikle koyu şîî olduğu ve münker rivâyetleri bulunduğu için tenkîd edilen, Buhârî'nin kendi şeyhi Hâlid b. Mahled ve Kitâbü'r-Rikâk'daki bu rivâyeti için de sözkonusudur.

e) İbn Hacer'in Tenkîdi

Buhârî'nin, kendi rivâyet ettiği bir hadisin senedini izah sadedinde söylediği (sâdece Ebû Zerr nüshasında bulunan) bir cümle, İbn Hacer tarafından tenkit edilmiştir. Müslim b. İbrâhim kanalıyla Abdullah b. Mübârek'ten naklettiği (gaspla ilgili) hadisin sonunda Buhârî: "Bu hadis İbn Mübârek'in Horasan'daki kitabında yoktur. Onu râvîlere Basra'da imlâ ettirmiş